SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL


PDA

Tüm Versiyonu Göster : Faiz..


ALbaTRoS
25-01-2007, 20:28
Adi ve Ticari Faiz Ayırımı:
Adi ve ticari faiz ayrımı, faizin bağlı olduğu para borcunun hangi hukuki ortamda doğduğuna bağlı olarak yapılan bir ayrımdır. Bu ayrımın 3095 sayılı Faiz Kanunu öncesinde olduğu gibi, şu anda da önemli sonuçları vardır. 3095 sayılı Faiz Kanunu adi ve ticari faizde daha önce birbirinden farklı olan oranları gerek adi gerek ticari faiz için %50 olarak eşitlemiş bulunmaktadır.
Ayrıca ticari temerrüt faizi için farklı bir oran düzenlenmiş ve ödeme yeri ve zamanında banka iskonto haddi anılan %50 oranından yüksek olduğu takdirde T.C. Merkez Bankası’nın kısa vadeli krediler için öngördüğü reeskont faizi haddinin uygulanabileceğini düzenlemiştir. Ancak adi ve ticari faiz kavramlarının esasen Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu’ndan gelen farklılıkları bulunmaktadır.
Söz konusu farklı yönleri incelemeden önce, kısaca ticari faizin oluşabilmesi için gerekli hususları zikretmekte fayda bulunmaktadır.
TK.3’ün:
“Bu kanunda tanzim olunan hususlarla bir ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer bir müesseseyi ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işler ticari işlerdendir.”
diyen hükmü gereği olarak Ticaret Kanunu’nda düzenlenen bütün işler ile maddede sayılan ticari işletmeleri ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işler ticari iş sayılacaktır.
Bu hüküm ticari işletmeye bağlanan haksız fiillerin de ticari iş olmanın sonuçlarına tabi olduğunu göstermektedir.
Bunun dışında bir tacirin aksini beyan etmediğini veya halin icabından aksinin anlaşılmadığı hallerde, yaptığı işlerin ticari olduğunu düzenleyen TK.21 / 1’de yer alan ticari iş karinesi ve taraflardan yalnız biri için ticari olan sözleşmelerin diğer taraf için de ticari olduğunu düzenleyen TK. 21 / 2 ticari işin oluşumunu düzenleyen diğer hükümleridir.
Yukarıda zikredilen bu hükümlerden herhangi birine uygun olan bir iş, ticari iş olarak nitelendirilicek ve bu işten doğan faiz de, ticari faiz olarak adlandırılacaktır.
Anılan ticari iş dışında kalan hususlar ise ticari olmayan ya da adi iş olarak adlandırılabilecektir. Bir işin ticari ya da adi olması, o işe bağlı olarak doğacak faiz borcunun da nitelenmesine sebebiyet verecek, böylece adi ve ticari faiz kavramları ortaya çıkacaktır. Adi ve ticari faiz kavramı arasında bulunan farklar, faizin kendi alt ayrımı olan anapara ve temerrüt faizi ayrımı ile daha net olarak açıklanabilir.
Bunun yanında bir de bileşik faiz bakımından önemli farklar olduğunu hatırlatmak gereklidir. Ancak bileşik faiz hususu aşağıda ayrıca inceleneceği için burada temas edilmeyecektir. Şimdi adi ve ticari faiz arasındaki farkları anapara ve temerrüt faizi bakımından inceleyelim.

A) Anapara Faizi Bakımından Ortaya Çıkan Farklar:

Adi ve ticari faizde anapara faizi bakımından ortaya çıkan en açık fark BK 307’de düzenlenen ödünç sözleşmesinde anapara faizine yönelik düzenlemede yer almaktadır. Yukarıda temas edilen hükme göre adi iş niteliğindeki ödünç sözleşmelerinde anapara faizinin söz konusu olabilmesi için, tarafların sözleşmede bu hususu karşılaştırmış olmaları gerekir (BK 307/1) . buna karşılık ticari ödünç sözleşmesinde anapara faizi tarafların bu yönde sözleşme yapmış olmalarına bağlı olmaksızın kendiliğinden doğmaktadır. Bir başka deyişle ticari ödüncün anapara faizine tabi olmaması isteniyorsa, sözleşmede bu hususun kararlaştırılması gerekmektedir.
Benzer şekilde düzenlenmiş bir diğer fark da TK.22’nin:
“Tacir olan veya olmayan kimseye, ticari işletmesiyle ilgili bir iş veya hizmet görmüş olan tacir, münasip bir ücret isteyebilir. Bundan başka, verdiği avanslar veya yaptığı avanslar için ödeme tarihinden itibaren faize de hak kazanır.”
diyen hükmünün son cümlesinde yer almaktadır.
Bu hükme göre tacirin ticari işletmesiyle ilgili bir iş ya da hizmeti karşılıksız yapması beklenmemektedir. Esasen bu düşünce ticari işletme olabilmenin unsurlarından olan kar elde etme gayesine de uygundur. Yine aynı nedene dayalı olarak tacir verdiği avanslar veya yaptığı masraflar için, bu ödemeleri yapılması anından itibaren anapara faizine hak kazanmaktadır.
Hemen belirtelim ki, ticari işletme ve tacir bakımından herhali kapsayacak tarzda genel olarak düzenlenmiş bu hüküm Borçlar Kanunu’nda bir takım ticari olmayan işler bakımından özel hüküm olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu çerçevede istisnai nitelikteki bu hükümlere de göz atmak gerekmektedir.
Bu hükümlerden bir kısmı , ortak yanı olan hükümler olup,bir kimsenin kendi parası ile başkasına ait bir işi yapması nedeni ile harcamalarının fer’i olarak sahip olduğu anapara faiz hakkını düzenlerler.
Bir kısmı ise alınan bir paranın iade borcu sırasında ödenmesi gereken anapara faizini düzenlerken,diğer bir kısmının ise yukarıda anılan türden ortak yanları olmamakla beraber yine anapara faizini düzenledikleri görülmektedir.
Biz bu hükümleri, başkasına ait işin yapılması nedeni ile hak edilen anapara faiz alacağını,alınan bir paranın iadesi sırasında ödenecek anapara faizini ve nihayet anapara faizini düzenleyen diğer hükümler şeklindeki ayırımlarla kısaca inceleyeceğiz.
a)Başkasına Ait İşin Yapılması Nedeniyle Hak Edilen Anapara Faiz Alacağını Düzenleyen Hükümler:
Başkasına ait bir işin yapılması nedeni ile anapara faiz alacağını düzenleyen hükümler,vekalet sözleşmesinde müvekkilin borçlarını düzenleyen BK.394 / 1,vekaletsiz iş görmede, vekaletsiz iş görene,iş sahibince ödenmesi zorunlu hususları düzenleyen BK.422 / 1,
adi ortaklığa avans olarak para veren ortağın haklarını düzenleyen BK.527 / 2’den oluşmaktadır.
Bunlardan vekalet sözleşmesinde müvekkilin borçlarını düzenleyen BK.391 / 1 :
“Vekilin usulü dairesinde müvekkilünbihi ifa için yaptığı masrafı ve verdiği avansları, müvekkilin faiziyle beraber vermesi ve vekilin deruhte eylediği borçlardan onu kurtarması lazımdır.”
demektedir.
Bu hükme göre, müvekkil, vekilin geçerli bir vekalet sözleşmesine dayanarak, vekaleti usulü dairesinde ifa için yaptığı masrafları ve verdiği avansları faiziyle birlikte geri ödemek zorundadır.
Vekaletsiz iş görmede, vekaletsiz iş görene, iş sahibince ödenmesi zorunlu hususları düzenleyen BK.413 / 1:
“İş sahibinin menfaati için yapılmış olan bir işte, yapan kimsenin hal icabına göre zaruri veya faydalı bulunan bilumum masraflarını faizi ile edaya ve bu kabil taahhütlerini ifaya ve hakimin takdir edeceği zararı tazmine,iş sahibi mecburdur.”
diyerek, iş sahibinin menfaati için yapılmış bir işte, yapan kimsenin hal icabına göre yapılması haklı görülen tüm zorunlu ve faydalı masraflarının faizi ile birlikte ödenmesinin gereğine işaret etmektedir.
Komisyoncunun düzenleyen BK. 422 / 1’de:
“Komisyoncu,müvekkilinin menfaati için yaptığı bilcümle masrafları ve verdiği paraları faiziyle beraber isteyebilir.”
diyerek, tıpkı vekalet sözleşmesinde olduğu gibi, komisyoncunun müvekkilinin menfaati için yapmış olduğu masrafları ve avansları faizi ile birlikte müvekkilin ödemek zorunda olduğunu hüküm altına almaktadır.
Nihayet adi ortaklıkta, ortaklığa avans olarak para veren ortağın verdiği para için verdiği günden itibaren faiz isteyebileceğini düzenleyen BK.527 / 2’nin 1 inci cümlesinde de:
“Şirkete avans olarak para veren şerik verdiği günden itibaren faiz isteyebilir.”
denmek suretiyle, kanuni olarak düzenlenmiş anapara faizinin söz konusu olduğunu görmekteyiz.
b)Alınan Bir Paranın İadesi Sırasında Ödenecek Anapara Faizi:
Alınan bir paranın iadesi nedeniyle ödenecek anapara faizi;Borçlar Kanununda alacağı temlik edenin garanti yükümü altında olması halinde bunun kapsamını belirleyen BK.171/1’in birinci cümle,satılanın zaptı halinde alıcının satıcıdan taleplerini düzenleyen BK.192/1/bent 1 ve satış sözleşmesinden dönme nedeniyle satıcının alıcıya semeni iade ederken işlemiş faizini de iade etmek yükümünü yükleyen BK.205 / 2’de düzenlenmiştir.
Bu hükümlerden BK.171 / 1 / birinci cümle:
“Temlik eden zaman ile mükellef ise;temellük edene karşı ancak re’sülmal ve faiz olarak almış olduğu miktar nisbetinde mes’uldür.”
diyerek, alacağı temlik edeni, eğer garanti mükellefiyeti altında ise,sadece anaparayı değil, aynı zamanda anaparanın faizini de ödemekle yükümlü tutulmuştur.
Satılanın zaptı halinde alıcının satıcıdan taleplerini düzenleyen BK.192 / 1 bent 1 ise bu tarz bir durumda alıcının:
“Satılandan istihsal ettiği veya istihsalini ihmal ettiği semereler tenzil edilmek üzere tediye etmiş olduğu semenin faiziyle birlikte iadesini”
talep edilebileceğini düzenlemektedir.
Yukarıda anladığımız hükümlerden BK.205 / 2’de:
“Satıcının alıcıya almış olduğu semeni faiziyle beraber iade ettikten başka satılanın tamamen zaptı halinde olduğu gibi muhakeme masrafıyla alıcının satılana vaki olan masrafları ödemesi lazımdır.”
denmek suretiyle alıcının, satılanın ayıpları sebebiyle sözleşmeden dönme hakkını kullanması halinde satıcının almış olduğu semeni faiziyle beraber alıcıya iade etmesi gereğini düzenlenmiş bulunmaktadır. Bunun gerekçesi hiç kimsenin dönmeden kendi lehine bir yarar sağlayamamasıdır. Dikkat edilirse burada bir temerrüt faizi söz konusu olmayıp semenin satıcıya verildiği andan itibaren başlayan bir anapara faizi söz konusudur. Satım akdinden dönme beyanı yapıldığı anda ise faiz,temerrüt faizine dönüşecektir.
c) Anapara Faizini Düzenleyen Diğer Hükümler:
Yukarıda anılan şekilde bir grup içinde toplanamayan diğer BK. hükümleri ise, öğretide vade farkı müessesine de kaynaklık yaptığı söylenen, veresiye satımda satım parsı için belirli hallerde anapara faizi ödeme yükümü getiren BK:210 / 2 ile vekilin zimmetinde kalan paranın faizini ödemek zorunda olduğunu düzenleyen BK.392 / 2 ‘dir. Borçlar Kanunu’nda bunun dışında yer alan faiz hükümleri de mevcut olmakla beraber bunlar temerrüt faizi olduklarından kanun gereği uygulanacaklardır. Bu hükümler BK:103-105 çerçevesi dışında düzenlenmiş hükümlerdir.
Alıcının veresiye satımda, henüz ödenmeyen bedel için anapara faizi isteme hakkını düzenleyen BK.210 / 2:
“Adet bu yolda ise yahut alıcı satılandan semere veya diğer türlü hasılat istifa imkanı elde etmiş ise satılanın semeni mücerret vadeye nazaran alıcı tarafından vukua gelen temerrüt üzerine müterettip hükümlerden başka, hatta hiçbir ihtar dahi yapılmaksızın,faize tabidir.”
demektedir. Hükme göre adet ya da alıcının, satılandan semere veya diğer türlü hasılat elde etmesi durumunda,ödemesi gereken semenin vadesine kadar anapara faizi ödemek yükümü vardır.
Vekilin zimmetinde kalan parayı müvekkile faizi ile birlikte ödeme yükümü altına sokan BK.392 / 2 ‘de:
“Vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeye mecburdur.”
şeklinde düzenlenen faiz de,anapara faizidir. Ancak Yargıtay, kararlarında anılan faizi temerrüt faizi olarak nitelendirmektedir. Dikkat edilirse burada da, faiz paranın zimmete girme anından itibaren başlayacağından, ancak talep anından itibaren temerrüt faizine dönüşebilecektir.
Görüldüğü üzere Borçlar Kanunu’nda istisnai olarak düzenlenen ve her zaman uygulanmayan anapara faizi uygulaması, ticari faizde TK.22 gereği olarak her zaman uygulama alanı bulabilmektedir.
Nihayet anapara faizi bakımından TK.88 / bent 5’te düzenlenen istisnai bir hükme de bakmak gerekmektedir. Bu hükme göre cari hesabın alacak kısmına kaydolunan tutarlar için taraflar arasındaki sözleşme veya ticari teamül gereği olarak anapara faizi kayıt gününden başlayacaktır. Hükmün önemi ticari teamüle dayalı olarak anapara faizinin başlamasında görülür.
Esasen taraflar sözleşme ile anapara faizini ve başlangıcını zaten karşılaştırabildikleri için, hükmün anapara faizinin sözleşmeyle karşılaştırabileceğini düzenleyen ifadesinin, bugünkü hukukumuz bakımından önemi bulunmamaktadır.
Yine benzer bir hüküm TK.93’te düzenlenmiştir. Bana göre bakiyeye tespit edildiği günden itibaren faiz işleyecektir. Esasen içinde işlenmiş faizlerin de bulunabileceği bakiye, yeni bir borç olması sebebiyle bileşik faizden bahsetmek mümkün değildir.
B) Temerrüt Faizi Bakımından Ortaya Çıkan Farklar:
Borçlar Kanunu ile Ticaret Kanunu arasında bulunan önemli bir fark da temerrüt faizleri bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu fark yukarıda da işaret ettiğimiz gibi 3095 sayılı Faiz Kanunu 2/3 ile getirilen banka iskonto haddi %50’den fazla olduğu takdirde, T.C. Merkez Bankasının kısa vadeli krediler için öngördüğü reeskont haddinin uygulanması olanağıdır.
Bunun yanında diğer bir fark TK.10 ile getirilmiştir. Bu hükme göre taraflar ticari bir borcun temerrüt faizi için başlangıç tarihini tespit edebileceklerdir.
C)Anapara ve Temerrüt Faizi Bakımından Ortak Olarak Ortaya Çıkan Farklar:
Adi ve ticari faizde ortaya çıkabilecek bazı farklar, hem anapara hem de temerrüt faizi bakımından söz konusu olabilir. Bunlardan biri genel olarak faiz hakkının suiistimal edilmesi durumunda ortaya çıkan emredici kaidelere aykırılığın değerlendirilmesinde, diğeri ise oran suiistimalinde söz konusu olabilecek durumlardır.
Bunlardan oran suiistimali durumunda ticari faiz bakımından uygulanacak fakat adi faizde uygulanamayacak TK.1466 maddesinin sonuçlarını, yukarıda incelediğimiz için yeniden tartışmaya gerek görmüyoruz. Faiz hakkının suiistimali bakımından ortaya çıkan farkları da burada sadece anmakla yetiniyoruz.
Anılan farkların dışında bazı hususların adi, ticari anapara ve temerrüt faizleri bakımından birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunlar bileşik faize, oranlara ve faizin suiistimali durumunda ortaya çıkan farklara dair olan hususlardır.



FAİZ (INTEREST)

a = Anapara (Kapital)
f = faiz
t = Yüzde oranı
n =zaman



F=
(1200)
(36000)


ÖRNEK:


Bankaya yatırılan 400 000 lira paranın 6 yılda getirdiği faiz, aynı faiz yüzdesi ile 600.000 lira kaç yılda getirir? (1992 F.L.)


ÇÖZÜM:





24t = 6xt x= 4 yıl


ÖRNEK:

Yıllık %30’dan bankaya yatırılan para bir yıl sonra faizi ile birlikte 93 600 lira oluyor. Bankaya yatırılan para kaç liradır? (1983 F.L.)

ÇÖZÜM:

a = 72 000

ALbaTRoS
25-01-2007, 20:30
1. ARBİTRAJ

Girişimciler, serbest piyasa koşulları altında gerçekleştirdikleri tüm faaliyetlerde kar amacı güderler. Bir ekonomik varlığın, aynı anda iki farklı fiyatının ortaya çıkması, kar olanakları yaratarak girişimcileri harekete geçirir. ( ) Menkul kıymetler, kıymetli madenler, para gibi değerlerin iki piyasa arasındaki fiyat farklarından yararlanmak amacıyla fiyatların düşük olduğu yerlerden alınması, fiyatların yüksek olduğu yerlerde satılmasıyla arbitrajcı, bir risk üstlenmeden kar sağlar.

Arbitrajcı, bu faaliyetle kendisine kar sağlamanın yanı sıra, piyasalar arasındaki fiyat farkının ortadan kalkmasına ve aynı malın tüm piyasalarda dengeye oturmasına katkıda bulunur. Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu bir dünyada faiz oranları, teorik olarak bütün dünyada birbirine eşlenir. Ancak böylesi bir dünya varsayımsal olduğu için, bir paranın faiz oranı, başka bir paranın faiz oranından yüksek olabilir. Böyle bir oran farkını fark eden yatırımcı parasını daha yüksek faiz oranına sahip paraya yatırarak arbitraj işleminden yararlanacaktır. ( ) Arbitraj işlemiyle, bir mal veya varlık, tüm piyasalarda aynı fiyat seviyesine ulaşır. Buna “tek fiyat kanunu” denir. Serbest girişimcilik ve fiyat mekanizmasının işleyişi sayesinde oluşan tek fiyat kanunu, ulusal ve uluslararası ekonominin de en temel ilkelerindendir. ( )

2. FAİZ ARBİTRAJI

Faiz arbitrajı, farklı ulusal paraların kısa süreli yatırımlarının gelirleri arasındaki farklılıklardan yararlanmak amacıyla yapılan arbitraj işlemidir. Kısa vadeli mali araçlar arasında banka mevduat hesabı, mali fonlar, hazine bonosu ve ticari firmaların çıkardıkları finansman bonosu yer almaktadır. Bunlar çoğunlukla bir yıldan daha kısa vadeli olmakla birlikte, genellikle 30, 60, 90 gün biçimindedir.
Tasarrufçular, mali araçlara yatırım yaparak bu araçların sağladıkları faiz gelirlerinden yararlanma arzusundadırlar. Bu finansman araçlarını piyasaya süren kuruluşlar da fon ihtiyaçlarını en düşük faizle sağlamak isterler. ( )

Kısa vadeli yatırım yapmak isteyen kişiler veya kurumlar, ellerindeki sermaye fonlarını, yerli ve yabancı piyasaları gözden geçirip araştırdıktan sonra, yatırımlarını en fazla getirisi olan araçlara yaparlar. Yatırımcılar, kabul edilecek bir risk düzeyinde, portfolyolarında en yüksek faiz getirisi sağlayan yatırım araçlarına yer verirler. Ödünç almak isteyenler de, iç ve dış faiz oranlarını karşılaştırır ve en düşük faizle borçlanırlar.

Uluslararası alanda yatırım yapan girişimciler, ulusal para cinsinden ellerinde tuttukları sermaye fonlarını, yatırım yapmak istedikleri ülke parasına çevirip, bu fonları kısa süreli mali araçları satın alma veya yabancı para cinsinden mevduat hesabına yatırılması şeklinde değerlendirme yoluna giderler. Yatırımcılar, ellerinde ulusal para cinsinden tuttukları fonları dövize çevirip, kısa vadeli yatırım araçlarına aktarırken vade sonunda kurdaki değişmelerden zarara uğrama riskiyle de karşı karşıya gelebilirler. Çünkü kurlardaki değişmeler, vade sonunda tekrardan ulusal paraya dönüştürülecek olan fonların değer kaybına uğramasına yol açabilir. Yatırım yapılan paranın değer kaybetmesi veya ulusal paranın değer kazanması durumunda, yatırımcının elde edeceği net gelirler azalacağı gibi, yatırımın zararla sonuçlanması bile olası bir durumdur. ( ) Gerek yurt içindeki yabancı yatırımcılar, gerekse yurt dışında yatırım yapan girişimciler, yatırımlarına karar verirlerken kendilerini güvenceye almak isteyeceklerdir.

Yatırımcılar, vade sonunda ulusal paraya çevrilecek olan döviz fonlarının değer kaybetmesini önlemek yoluyla, ana para ve faiz gelirini güvence altına alacaklardır. Fonların değer kaybı riskini de, vade süresine uygun bir vadeli döviz satış sözleşmesi yaparak giderebilirler. Bu durumda yatırımcı, elindeki ulusal para cinsinden fonları spot piyasada dövize çevirip mali araçlara yatırım yaparken, aynı zamanda vade sonunda faiziyle birlikte bu döviz fonlarını, vadeli teslim işlemiyle satmak için sözleşme yapması gerekir. Yapılan işlem aslında anında-vadeli döviz swapıdır ve her iki işlem de aynı bankayla eş anlı olarak yapılmıştır. ( ) Vade sonundaki döviz kuru riski tamamen giderilmiş olduğu için bu işlemlere “güvenceli faiz arbitrajı” denir.

Yatırımcı, yurt dışındaki yatırım araçlarına yönelerek yüksek faizden yararlanır fakat dövize çevirttiği bu fonları vadeli piyasada satmakla bir kayba da uğramış olabilir, çünkü vadeli piyasa kuruna göre yatırım yapılan paranın vadeli kuru, spot kurundan daha düşük olabilir. ( )

Güvenceli faiz arbitrajı uygulansa bile, yatırımcı açısından fonların hangi koşullarda ulusal piyasada, hangi koşullar altında yabancı para piyasalarında değerlendirilmesinin daha karlı olduğu incelenmelidir. Yatırımın karlılığı, faiz oranları farkı veri alındığında, vadeli piyasada iskonto veya prim oranına bağlıdır. ( )
İki ülke arasındaki faiz oranı farkıyla, o anda geçerli olan vadeli kura göre yabancı para da aynı oranda değer kaybetmekteyse, fonları yurt dışına yatırmanın hiçbir yararı olmayacaktır. Ulusal paranın iskonto oranı, faiz oranı farkından büyükse fonları dışarıya yatırmak yatırımcıların lehinedir. Eğer dövizdeki vadeli iskonto, faiz farkından büyükse, fonları ana ülkeye yatırmak daha karlıdır.

Diyelim ki, İngiltere ve ABD’nin faiz oranları karşılaştırıldığında, 90 günlük hazine bonosu için İngiltere’de yıllık faiz % 4, ABD’de % 2’dir. Böyle bir faiz farkı kısa süreli mali araçlara yatırım yapan ABD’li girişimciler için cazip olmakla birlikte bir sterlinin dolar karşısındaki prim veya iskonto oranı da önemlidir. Spot piyasada 1£  2,40 $ iken, ABD’de 2.400 $ ve İngiltere’de 1.000 £ değerinde 90 günlük hazine bonolarının olduğunu varsayalım. Bu yapılan yatırımın 3 ay sonunda 1.010 £
[1.000 (1+ 0,04 /4)] olması söz konusudur. Vade sonunda 1£  2,40 $ dan çevrilirse, yatırımcının eline 2.424 $ geçecektir, oysa yatırımcı Amerika’da parasını değerlendirmiş olsaydı 2.412 $ [2.400 (1+ 0,02 / 4)] eline geçecekti. ( )

Bu karlılık, 90 gün sonunda anında piyasada 1 sterlinin 2,40 $ olması durumunda geçerliydi. Eğer 3 ay sonunda piyasada 1£ = 2,35 $ olsaydı, 1.010 £ satarak yatırımcının eline geçecek para 2.373,50 $ olacaktı. Böyle bir durumda ABD’de kalıp orada yatırım yapmak daha karlı bir hal alacaktır. Buna karşın; vade sonunda spot oran 1£ = 2,45 $ olursa, 1.010 £’nin ulusal paraya çevrimiyle 2.474,50$ elde edilir ki bu da İngiltere’de yatırımın ABD’den daha kazançlı olduğunu göstermektedir. ( ) Girişimci, vade sonunda kurdaki dalgalanmalar yüzünden yatırımından zararlı çıkmak istememektedir. Bunun için, fonlarını 90 günlük bir vadeli teslim işlemiyle satar ve böylelikle, güvenceli faiz arbitrajı uygulanmış olur. Vadeli satış sözleşmesinde uygulanması kar getirecek olan oran 1£ = 2,40 $ veya 2,45 $ olarak belirlenmelidir. Aksi takdirde, 1£ = 2,35 $ gibi bir oranla faiz arbitrajından karlı çıkmak olanaklı değildir. ( ) Peki, faiz arbitrajı ne zaman, hangi koşullarda uygulanmaz, uygulanırsa kar oranı sıfırdır? Ülke lehine olan faiz farkının, ulusal paranın vadeli iskonto oranına eşit olması –faiz paritesi– durumunu inceleyelim:

2.1 Faiz Paritesi: Matematik Analiz

rs = Anında teslim kuru (sterlin başına doların fiyatı)
rf = 90 gün vadeli teslim kuru (sterlin başına doların fiyatı)
p = ( rf - rs) / rs Ulusal paranın iskontolu ya da primli olduğunun ifadesi
i a = Amerika’da 90 günlük faiz oranı
i e = İngiltere’de 90 günlük faiz oranı

Amerika’da 90 gün vadeyle yatırılan 1$, vade sonunda 1(1+ ia) $ olacaktır. Eğer dolar, sterline çevrilip İngiltere’de yatırım yapılsaydı, vade sonunda 1 dolar $1(1+ ie) / rs olacaktı. 90 gün sonunda tekrardan dolara çevirirken ise $1 rf (1+ ie) / rs olacaktır. ( ) Kısa vadeli fonlar aşağıdaki eşitsizlik durumunda ABD’den İngiltere’ye gider:
rf (1+ ie) / rs > (1+ ia)

Alternatif olarak aşağıdaki eşitsizlik de fonların İngiltere’den ABD’ye gelmesini sağlar:
(1+ ie) < rs (1+ ia) / rf

Ve faiz paritesinin sağladığı denge durumu:
rf (1+ ie) / rs = (1+ ia)

“p” artı bir değer çıkarsa primli, eksi bir değer çıkarsa iskontolu olmak üzere; rf / rs ‘yi (1+p) olarak tanımlarsak:
(1+p) (1+ ie) = (1+ ia)

p ve ie genellikle çok küçük ondalık sayılar oldukları için faiz paritesinin sağlandığı eşitliği şu şekilde gösterebiliriz:
p = ia- ie ( )

Kurumsal olarak arbitraj dört ayrı piyasada denge sağlamaktadır: Amerikan ve İngiliz para piyasası, peşin ve vadeli dolar ve sterlin piyasası. Bunlardan birindeki her değişme, diğer üçüne de yansıyacaktır. Uygulamada ise, özellikle vadeli kurlar dengeyi sağlamak için diğer üç faktöre ayarlanacaktır. ( )


2.2 Faiz Arbitrajında Türkiye ve Amerika Örneği

Türkiye ve ABD’nin faiz oranları karşılaştırıldığında, Türkiye’deki faizler yüzde 30 daha yüksek olsun. Böyle bir faiz oranı farkı Amerikalı fon sahipleri için cazip olmakla beraber, Türkiye’de yatırım kararı, vadeli teslim piyasasında TL’nin dolar karşısındaki iskonto oranına bağlıdır. Öngörülen yatırım süresi için vadeli kurdan TL, dolara karşı yüzde 20 değer kaybına uğramış olsun. Bu durumda Amerikalı yatırımcılar için Türkiye’deki menkullere yatırım yapmak daha karlıdır, çünkü net olarak (işlem giderlerini düşünmeksizin) yüzde 10 bir kazanç vardır. Eğer iki ülke arasında faiz farkı yüzde 20’yken, vadeli kurdan TL’nin de yüzde 20 oranında iskonto yapması yani dolara göre değer kaybetmesi durumunda faiz arbitrajı gerçekleşmez. Faiz farkının, ulusal paranın vadeli iskonto oranına eşit olması durumuna faiz paritesi ve bunu sağlayan vadeli teslim kuruna da parite kuru denir. ( )

Diğer bir olasılık da; faiz farkı Türkiye’de yüzde 10 daha yüksek iken, doların vadeli piyasada prim oranı yüzde 30 olsun. Bu koşullar altında da yatırımcılar kar sağlayacaklardır. Ancak bu kez ABD’li yatırımcılar için Türkiye’ye yatırım yapmak karlı olmayacaktır. Doların prim oranı, Türkiye lehine olan faiz oranından daha büyük olduğu durumda, Türk yatırımcılar için ABD finansman araçlarına yatırım yapmak daha karlıdır. Türkiye’de faiz oranları ABD’ye göre daha fazladır ve Türk yatırımcılar kendi ülkelerinde hazine bonolarını satın almamış olmaktan yüzde 10’luk bir alternatif maliyetle karşılaşırlar. Ancak, Amerikan hazine bonolarını satın aldıkları ve süre sonunda dolar fonlarını TL’ye çevirip ülkeye geri getirdikleri taktirde, dolardaki vadeli prim sayesinde, net olarak yüzde 20 bir kazanç sağlamış olacaklardır. ( )

Güvenceli faiz arbitrajı sonucunda vadeli piyasa iskontosu ya da primi ile faiz farklılıkları da bundan etkilenecektir. Faiz farkı yüzde 30 Türkiye’nin lehine olup, doların vadeli kurdan prim oranı ise yüzde 20 iken ne olur? Bu durumda ABD’den Türkiye’ye doğru faiz arbitrajı gerçekleşirken, piyasaya dolar arz edilecek, TL talep edildikçe spot piyasada doların TL kuru düşecek yani TL değer kazanacak, vadeli piyasada ise TL arz edilip, dolar talep edildikçe doların vadeli TL kuru yükselecektir. Bu da TL’nin değer kaybetmesi anl..... gelir.

Faiz yönünde de şu gelişmeler olur: Kısa vadeli sermaye fonlarının ABD’den Türkiye’ye doğru akması, ABD’de sermaye arzını azaltıcı, TR’ de de arttırıcı bir etki yapar. Dolayısıyla ABD’de faizler yükselir, Türkiye’de ise düşer. Sonuçta, bu mekanizma sonucunda faiz farklılığı azalır. Faiz oranları arasındaki fark azaldıkça ve vadeli iskonto oranı büyüdükçe, net karlılık da azalır. Faiz arbitrajı süreci sonunda faiz farklılığından doğan karlılık tümüyle ortadan kalkar ve bundan sonra yatırımcı için güvenceli faiz arbitrajı da son bulur. Faiz paritesi teorisiyle öne sürülen görüş de budur. ( )

2.3 Faiz Paritesi: ABD ve Türkiye Örneği

Faiz paritesi, kar olanaklarının doğurduğu güvenceli faiz arbitrajının bir sonucudur. Şimdi Türkiye ve ABD örneğini inceleyelim:

İTR : Türkiye’de faiz oranı
İUS : ABD’de faiz oranı
E : Anında teslim kuru (Dolar başına TL miktarı)
F : Vadeli teslim kuru (Dolar başına TL miktarı)

Türkiyeli yatırımcı fonlarını Türkiye’de yatırırsa, bir yıl sonunda bir TL karşılığında 1+ İTR elde eder. Türkiye’de yatırım yapmak yerine, fonlarını dolara çevirip Amerika’nın para piyasasına da yatırabilir. Böyle bir durumda TL’nin dolar karşılığı 1/ E olacaktır. Türk yatırımcının ABD’de yatırım yaparak yıl sonunda her TL başına elde edeceği dolar miktarı da (1+ İUS ) / E olacaktır. Türk yatırımcı vade sonunda kazandığı faizler ve ana parasını dolar fonundan TL’ye çevirmek isteyecektir. Fakat yatırımcı, kur riskinden korunmuş olmalı ve dolarlar vadeli piyasada bir yıl süreli vadeli teslim sözleşmesiyle satılmış olmalıdır. Sonuçta sözleşme gereğince, TL’nin karşılığını oluşturan dolarların vadeli satışından sağlanacak güvenceli gelir (1+ İUS ) F / E miktar TL’dir. ( )

Öyleyse, Türk yatırımcı kendi ülkesinde yatırım yaparak 1+ İTR miktar, ABD’de yatırım yaparak (1+ İUS ) F / E miktar TL kazanmaktadır. Bu iki piyasa arasındaki arbitraj olanakları eşitlikle gösterilebilinir:

1+ İTR = (1+ İUS ) F / E
(1+ İTR) / (1+ İUS ) = F / E

Eşitliğin her iki tarafından 1 çıkartılırsa ve gerekli düzenlemeler yapılırsa şöyle bir denklem elde edilir:

( İTR - İUS ) / (1+ İUS ) = (F-E) / E  Faiz oranı paritesi

Bu ifade, Türkiye ile ABD’nin faiz oranları farkının, vadeli piyasada doların iskonto veya prim oranına eşit olması anl..... gelir.

( İTR - İUS ) = (F-E) / E ( )

Yıllık faiz oranı Türkiye’de yüzde 50 ve ABD’de yüzde 20, anında teslim kuru dolar başına 22.000 TL olsa, faiz paritesini sağlayan bir yıl vadeli kurun değeri ne olabilir?

0.5 – 0.2 = ( F- 22.000 ) / 22.000 ise F = 28.600 TL olur. Kur 28.600 TL olduğu durumda faiz paritesi sağlandığı için faiz arbitrajından söz etmek mümkün değildir. Piyasada uygulanan gerçek vadeli teslim kurunun 28.600 TL ‘den daha az olması, mesela 24.000 TL durumunda yatırımlar ne yöne kayacaktır? Bu durumda iki ülke arasındaki faiz oranı farkı, doların yaptığı primden daha yüksektir ve yatırımların ABD’ye gitmesi yerine Türkiye’de kalması daha karlı olacaktır.
Dolayısıyla hem Türk, hem de ABD’li yatırımcılar fonlarını Türkiye’de değerlendirirler. Eğer gerçek vadeli dolar kuru daha yüksek olsaydı, mesela 30.000 TL, bu kez de fonların ABD’ye yatırılması daha karlı olacaktı. Bu mekanizma sonunda ise daha önce de bahsettiğimiz denge oluşacaktır: İki ülkenin faiz oranları aynı düzeye yönelecek, vadeli teslim kuru parite kuruna doğru yükselecek ve sonunda arbitraj olanağı ortadan kalkacaktır. ( )

2.4 Faiz Paritesinin Grafikle Gösterimi

Yatay eksende Türkiye’nin ABD’ye göre faiz oranındaki farklılık, dikey eksende de vadeli piyasada TL karşısında doların yaptığı prim gösterilmektedir. Yatay eksen boyunca orijinden sağa doğru bir hareket, faiz farkının Türkiye lehine olduğunu ifade eder. Dikey eksende orijinden yukarı doğru çıkıldıkça, doların TL karşısındaki prim oranı, aşağı inildikçe de doların iskonto oranı artmaktadır. Faiz paritesi koşulu:
( İTR - İUS ) = (F-E) / E şeklindedir.

Bu koşul grafik üzerinde, orijinden geçen 45 derecelik bir doğru ile temsil edilebilir. Doğru üzerindeki her noktada, faiz oranı farkı, yüzde prim veya iskonto oranına eşittir, dolayısıyla faiz paritesi ilişkisi sağlanmaktadır. Doğrunun üstündeki noktalarda, yatırımların ABD para piyasasına doğru olmasının daha kazançlı olduğu ifade edilir. Aşağıdaki eşitsizlik de bunu ifade eder:

( İTR - İUS ) < (F-E) / E

Mesela, D noktasını ele alalım: Bu noktada hem faiz farkı ABD lehinedir, hem de dolar prim yapmaktadır. Sonuçta bu iki neden ABD’ye yatırımları cazip hale getirmektedir.

45 derecelik doğrunun altında kalan noktalarda ise durum bunun tersidir. Bu da yatırımların Türkiye’ye yapılmasının kazançlı olduğunu ifade eder. Mesela, A noktasında hem faiz farkı Türkiye’nin lehinedir, hem de vadeli piyasada dolar iskonto yapmaktadır. Bu durumda TR’ ye yatırım kazançlıdır. B noktasında ise faiz oranı daha yüksek olmakla birlikte, dolar vadeli piyasada primlidir. Fakat, doların prim oranı Türkiye lehine olan faiz farkından daha düşüktür. Dolayısıyla, Türkiye’de yatırım yapmak yine de karlıdır.

( İTR - İUS ) > (F-E) / E

Arbitraj faaliyeti, faiz paritesi eşitliğinin yeniden sağlanmasına yardımcı olur, çünkü karlılık olanaklarını ortadan kaldırır. Örneğin A noktasında Türkiye’ye yapılan yatırımlar TR’ de sermaye arzını arttıracak, faizleri düşürecektir. ABD’de sermaye arzı azaldığı için orada faiz oranları yükselecektir. Bu gelişme de, Türkiye lehine olan faiz farkını azalacaktır. Bu durum, A noktasından faiz parite doğrusuna çizilen yatay okla gösterilmiştir. Öte yandan, Amerikalı yatırımcıların anında piyasada dolar satıp, vadeli piyasada doları satın almaları da, doların anında kurunu düşürür; vadeli kurunu yükseltir. Bu da vadeli dolar piyasasının yükselmesine neden olur. ( ) Bu durum da, A noktasından çizilen dikey ile ifade edilmiştir.

Faiz paritesi doğrusunun altında, fonlar ABD’den Türkiye’ye doğru akar ve sonucunda ekonomi yeniden faiz paritesi doğrusuna yönelir. Faiz paritesi doğrusunun üzerinde ise, fonlar Türkiye’den ABD’ye doğru yönelir, ekonomi yine faiz paritesi doğrusuna kayar.








































Grafik: Faiz Paritesi Doğrusu
2.5 Faiz Paritesinden Sapmalar
2.5.1 İşlem Maliyetleri

İşlem maliyetinin biri yabancı döviz piyasasındaki işlem maliyeti (spot ve vadeli), diğeri de menkul kıymet piyasasındaki işlem maliyeti (yerli ve yabancı) olmak üzere iki unsuru vardır. Başlangıçta elinde ulusal parası cinsinden fon bulunan bir yatırımcının yabancı ülkede yatırım yaptığını düşünürsek karşısına çıkacak işlemler, yabancı para satın alımı (spot), yabancı menkul kıymet satın alımı ve yabancı para satışı (vadeli piyasada) olacaktır. Bütün bunların her biri işlem maliyeti içerir ve dışarıya yatırım yapmanın net getirisini azaltır. Buna karşılık, yurt içinde yatırım yapılması yalnızca menkul kıymet satın alımından dolayı bir tek işlem maliyeti içerir. Sonuç olarak, elinde dolar olan bir yatırımcı, eğer faiz farkı, yüksek işlem maliyetini telafi ederek yabancı mali araçlara yatırım yapmasını teşvik edecek kadar yük....e, yabancı piyasada yatırımını gerçekleştirecektir. O halde, dışarıda yapılacak yatırımların faiz getirisi yurt içinde yapılacak yatırımın getirisinin ötesinde, döviz kuru riskini ve işlem maliyetlerini karşılamalıdır. ( )

2.5.2 Bilgi Toplama ve Süreç Maliyeti

Yatırımcı faiz oranları ve döviz kurlarıyla ilgili tüm gerekli bilgileri sağlamada serbesttir. Ancak bilgi edinmenin de bir maliyeti vardır. Ancak bazı uzmanlar bilgi toplama maliyetinin parite koşulunu anlamlı bir şekilde etkilemeyeceğini söylemektedir. Çünkü günümüzde elektronik bilgi aktarımı konusunda meydana gelen gelişmeler, bilgilenmeyi daha ucuz hale getirmiştir.

2.5.3 Hükümet Müdahaleleri ve Düzenlemeler

Hükümet müdahaleleri, finansal işlemlerin düzenlenmesi, döviz kontrolü, döviz işlemlerinin kısıtlanması, farklı vergi uygulamaları vb. şekillerinde olmaktadır. Öte yandan, hükümetler yurt içi faiz oranlarına tavan koyarak da müdahale etmektedirler. İşte böyle müdahaleler yurt içi ve yurt dışı getiri oranları arasında bir baskı gücü oluşmasına neden olmaktadır. Bu durum yurt dışına yoğun sermaye çıkışlarını teşvik eden bir ortam yaratmaktadır. Buna karşılık hükümetler, döviz kontrollerine yönelerek bu sermaye çıkışlarını engellemektedir. Döviz kontrolleri, yabancı döviz alımlarına sınır getirmekte, dolayısıyla yurt dışında yatırım yapılmasını kısıtlamaktadır. ( )

2.5.4 Vergi Farklılıkları

Vergi farklılıkları da faiz paritesinden sapmalara neden olabilmektedir. Örneğin, ABD vergi yasaları faiz gelirlerini alelade gelir kabul etmektedir. Öte yandan arbitraj işlemlerinden elde edilen döviz gelirleri ayrı kategoride aktif sermaye kazancı olarak kabul edilmektedir ve sermaye kazancı vergi oranında vergilenmektedir. Sermaye kazanç oranı (yaklaşık yüzde 20), büyü şirketlere uygulanan gelir vergisi diliminden (yaklaşık yüzde 50) çok daha düşük olduğundan, bir şirket gelirlerinin sermaye kazancı şeklinde kendisine gelmesini tercih edecektir. Bu durum faiz paritesinden sapmaları arttırmaktadır. ( )

2.5.5 Finansal Kısıtlamalar

Vadeli piyasa işlemlerinde belli bir marj ödenmesi, yatırımcıların bazı fonlarını değerlendirmemelerine sebep olmaktadır. Fonların faiz getiren aktiflere optimal olarak yatırılmaması da ayrıca ek maliyet nedenidir. ( )






Bibliyografya

Frederic, S. Mishkin, The Economics of Money, Banking and Financial Markets, Columbia 2001.
Halil Seyidoğlu, Uluslararası İktisat, Teori, Politika ve Uygulama, İstanbul 2001.
İlker, M. Parasız ve Kemal Yıldırım, Uluslararası Finansman Teori ve Uygulama, Dışa Açık Makro Ekonomiye Giriş, İstanbul 1994.
İlker, M. Parasız, Uluslararası Para Sistemi, Kuram, Mekanizma, Tarihçe, Politika, Bursa 1980.
Maurice, D. Levi, İnternational Finance, The Markets and Financial Management of Multinational Business, McGraw-Hill Publishing Company, 1990.
Michael Melvin ve Steven Husted, International Economics, University of Pittsburgh ve Arizona State University, 2001.
Robert, M. Stern, The Balance of Payments, Theory and Economic Policy, Aldine Publishing Company, Chicago 1973.
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]

ALbaTRoS
25-01-2007, 20:31
“REEL FAİZ – BÜYÜME ORANI İLİŞKİSİ”































ÖZET
Türkiye ekonomisi geçtiğimiz yirmi yılda reel faiz ve büyüme oranları açısından çok da istikrarlı olmayan bir dönem geçirmiştir. Reel faizlerle büyüme oranları arasında nasıl bir ilişki olduğu bu raporda incelenmiştir. Merkez Bankası Yıllık Raporları, Devlet İstatistik Enstitüsü verileri, ve bu verilerin grafik üzerinde dağılımları incelenerek bu iki makroekonomik değişken arasında bir bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada temel noktayı;

formülü oluşturmuştur. Bu formülde i, devlet tahvili/hazine bonosunun yıllık faiz ortalaması, e TÜFE, r ise yıllık reel faiz oranını temsil etmektedir. Bu faiz oranı ile aynı yıllara yönelik büyüme oranları zaman grafiği içerisinde gösterilip ilişki o dönemdeki makroekonomik olaylar çerçevesinde değerlendirilmiştir.




















GİRİŞ

Bu konu ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalar reel faiz oranı ile büyüme oranı arasında
kuvvetli bir ilişkinin olduğunu savunmaktadır. DPT Müsteşarı Dr.Akın İzmirlioğlu 27.Haziran.2000 tarihli raporunda şöyle der:
Türkiye ekonomisi, son 10 yıllık dönemde, artan kamu açıkları, yüksek enflasyon seviyesi ve dalgalı büyüme yapısı ile istikrarsız bir görünüm arzetmiştir. Sürekli artan kamu kesimi açıkları yeterince derin olmayan yurt içi mali piyasalar üzerinde baskı oluşturmuş ve reel faiz oranlarının yükselmesine neden olmuştur. Yüksek reel faiz oranları kamu açıklarını daha da artırmış ve borç-faiz kısır döngüsü sürdürülemez boyutlara ulaşmıştır. Nitekim, 1999 yılında kamu finansman dengesi önemli ölçüde bozulmuş, iç borç stoku hızla artmış, fiyat artışları hızlanma eğilimine girmiş ve ekonomik aktivitede önemli bir daralma yaşanmıştır.
Ekonomideki bu yapı 2000-2002 yıllarında yeni bir ekonomik programın uygulanmasını gerektirmiş ve bu program hazırlanıp uygulamaya konmuştur.










Raporumuza çalışmamızın temelini oluşturduğunu söylediğimiz formülü ve bu formüldeki verileri bir tablo halinde özetleyerek başlayalım.
YILLAR i e Reel Faiz Büyüme Oranı
1984 45,00 48,4 -2,2911 7,100
1985 55,00 44,95 6,9334 4,300
1986 48,00 34,62 9,9391 6,800
1987 52,00 38,85 9,4707 9,800
1988 83,90 73,7 5,8722 1,500
1989 58,83 64,3 -3,3293 1,600
1990 59,35 60,4 -0,6546 9,400
1991 72,70 66 4,0361 0,300
1992 74,24 70,1 2,4339 6,400
1993 87,60 66,1 12,9440 8,000
1994 164,40 106,3 28,1629 -6,100
1995 121,80 93,6 14,5661 8,000
1996 134,30 80,4 29,8780 7,100
1997 108,40 85,7 12,2240 8,300
1998 115,60 84,6 16,7931 3,900
1999 109,50 64,9 27,0467 -6,100
2000 38,00 54,9 -10,9103 6,100
2001 96,20 54,4 27,0725 -9,400
2002 67,60 45 15,5862 7,800

Bu tabloyu bir zaman grafiği içinde gösterirsek aşağıdaki sonucu elde ederiz.



Bu grafiği değerlendirirken sözü geçen yıllarda bu değişkenleri etkileyen faktörler de ele alınmalıdır. Bu yüzden merkez bankası raporları ve çeşitli makalelerden yararlanarak bu faktörler değerlendirildi. Buna göre:
• 1984 yılında ekonomide meydana gelen en büyük değişiklik merkez bankasının kur politikasında bir takım esneklikler sağlamış olmasıdır. 1986 yılının sonlarına doğru bu sistem tekrar gözden geçirilmiş ve bankaların TCMB döviz kurunu aşmamak koşuluyla döviz kurlarını serbestçe belirleyebilmelerine olanak tanınmıştır.
• 1985 yılında GATT'ın Sübvansiyon Kodu Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ihracatta doğrudan teşvikleri azaltıcı bir etki yaratmıştır. İhracatta vergi iadesi oranları kademeli olarak düşmeye başlamış ve 1989 yılında bu uygulama son bulmuştur.
• 1987 yılında, Devlet Yatırım Bankası “Türk İhracat Kredi Bankası” ünvanın almış ve ithalat rejiminde önemli değişiklikler yapılmıştır.
• 1983 yılından sonra kambiyo rejimindeki kısıtlamalar büyük ölçüde azaltılmıştır. Bu değişiklikler: Türkiye'ye döviz ithali tümüyle serbest bırakılmıştır. Türkiye'de yerleşik kişilerin döviz bulundurmaları, hesap açmaları, döviz satın almaları serbest bırakılmıştır. Kıymetli maden, taş ve eşyaların, dış ticaret rejimi esasları dahilinde, Türkiye'ye ithali ve ihracatı serbest bırakılmıştır.
• Ekonominin tümünü kapsayan bu istikrar programı başarıyla uygulanmış ve 1980-87 döneminde şu önemli sonuç elde edilmiştir. 1980 yılında reel GSMH büyüme oranı negatif %2,3 (yeni seri) iken, 1982 yılında %3,1, 1984 yılında %7,1, 1985 yılında %4,3 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde(1984-87) büyüme oranlarında çok büyük oynamalar olmamıştır. Aynı şekilde ekonomide kısa süreli de olsa bir istikrarın sağlanması reel faizlerinde düzenli bir seyir izlemesine neden olmuştur.
• 1986-89 dönemlerinde ise ilk yarıda canlılık, ikinci yarıda tam tersi bir durgunluk görülmüştür. 1986 yılında, ekonomi iç talep artışı ve petrol fiyatlarındaki düşmenin yarattığı olumlu hava ve koşullar sebebiyle beklenenden hızlı bir büyüme göstermiştir. Bu süreç 1987 yılına kadar devam etmiş ve bu yılda büyüme oranı %9,7 olarak kendini göstermiştir. Ekonomik büyüme oranlarındaki bu gelişme kamu tasarruf yatırım farkını artırmış, bu durum da piyasalarda arz-talep dengesizliklerine yol açarak enflasyonun yükselmesine neden olmuştur. Tablodan da görebileceğimiz gibi enflasyn (TÜFE) oranındaki bu ani artışın sebebi budur. Bu dengesizlikleri gidermek amacı ile Şubat 1988 de alınan bir dizi önlem Türk Lirasına olan talebi artırma amaçlı olmuştur. Sonuç olarak faizlerin yükselmiş, bu da finansmanların maliyetlerini artırıcı ve üretimi yavaşlatıcı bir etki göstermiştir.
• 1988 yılında reel GSMH büyüme oranı 1,5 olarak gerçekleşmiştir. Bunun en önemli nedeni sanayi ve hizmetler sektörlerindeki büyüme hızlarının gerilemesidir. Görüldüğü gibi bu dönemde büyüme hızlarındaki dalgalanmalarda reel faizler çok önemli bir rol oynamamıştır, nitekim reel faiz oranları önemli bir ölçüde düşmüştür.
• 1988 sonrasında, işsizlik seviyesinde fazla bir değişme olmamış, bütçe açıkları artmış ve buna bağlı olarak da fiyat artışları hızlanmıştır. Reel faizler önemli ölçüde düşüş gösterirken(bunun en önemli göstergesi TEFE ve TÜFE değerlerinde meydana gelen yüksek artışlardır), büyüme oranı ancak 1,6 olabilmiştir.
• 1990 yılında ise tarım sektöründen elde edilen gelir artışı ve uygulanan bazı tedbirler sonucu büyüme oranı 9,4 e yükselmiştir.
• Reel faiz- büyüme oranı arasındaki ilişkiyi daha iyi ifade edebilmek için 1990 sonrası durumu biraz daha iyi incelemek gerekir. 1990 sonrasını bir grafik halinde gösterirsek;















• Bu grafikte anlatılmak istenen, 1990’ların ikinci yarısında borç stoğundaki artışta reel faizlerdeki artış belirleyici faktördür. Grafikten de açıkça görebileceğimiz gibi reel faizler ile GSMH büyüme oranı birbiri ile ilişkili bir seyir izlemiştir.
Şimdi yıllar itibariyle incelediğimiz makroekonomik olaylara devam edelim.
• 1991 yılında, ihracatımızda meydana gelen %4,6’lık artış, ithalatımızda meydana gelen %5,6 lık azalış sonucu ekonomide iyileşme belirtileri görülmüş ve GSMH büyüme oranı 1992 de %6,4 olmuştur. Bu gelişmeler olurken reel faizlerdeki düşüşü de dikkate almak gerekir.
• 1992’de enflasyon artma eğilimini sürdürmüştür. TÜFE %66 seviyelerine gelmiş, 1993 te de büyüme oranı beklenenin üstünde bir oran olan %8,1 olarak görülmüştür.
• 1993 yılının son aylarında ve 1994’ün başlarında kriz sinyalleri görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde uygulanan yanlış uygulamalar bu krizde önemli rol oynamıştır. Aşırı spekülatif sermaye girişi Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir. Bu yılda meydana gelen reel faizlerdeki önemli artış ve büyüme oranındaki düşüş bunu açıkça ortaya koymaktadır.
• Dengeleri yeniden kurmak amacıyla 5.Nisan.1994 yılında hükümet yeni bir istikrar programı açıklamıştır. Bu program 1995 ve 1996 yıllarında her ne kadar büyüme oranlarında önemli etkiler yapsa da enflasyondaki artışı engelleyememiş, reel faiz oranları bu dönemden sonra oldukça dalgalı bir seyir izlemeye başlamıştır.
• Bütçe açığındaki artış eğilimi 1997 yılında da sürmüş ve açığın finansmanı yılın ilk aylarından sonra yoğun olarak iç piyasadan borçlanarak sağlanmıştır. Bu finansman etkisini Hazine bonosu faizleri üzerinde göstermektedir. Enflasyon oranı 1996 yılına nazaran düşmüş, bu da reel faizlerde bir düşüşe yol açmıştır. Reel faiz oranları 1996 ortalarından 1997 sonlarında kadar mevduat faiz oranlarından sınırlı ölçüde etkilenerek istikrarlı bir seyir izlemiştir. GSMH deki büyüme hızı da sanayi sektöründeki büyümeye bağlı olarak 1996’ya nazaran az da olsa bir artış göstermiştir.
• 1998 yılına gelindiğinde ise, 1995 yılının sonlarında başlayan hızlı büyüme eğiliminin 1998 yılı sonuna kadar sürdüğü görülmektedir. Ancak 1998 yılı başında yüzde 50 enflasyon hedefi çerçevesinde alınan para ve maliye politikası önlemleri, Rusya Federasyonu’nda Ağustos ayında başlayan mali kriz nedeniyle Türkiye’nin de etkilenebileceği gerekçesiyle meydana gelen sermaye çıkışının reel sektörü de etkilemesi, Güneydoğu Asya’da 1997 yılında yaşanan ekonomik krizle başlayan ve gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde gözlenen sermaye çıkışı sonucunda dünya ekonomisinde yaşanan talep daralması ve Reel sektörde, 1996 yılında Gümrük Birliği’ne geçiş gerekçesiyle yapılan yatırımların oluşturduğu aşırı kapasitenin, iç ve dış talep daralması sonucunda ortaya çıkan finansman sorunundan ötürü bu hızlı büyüme eğilimi sona ermiştir. Bu gelişmeler sonucu GSMH büyüme oranı %3,9’a kadar inmiş, Yılın ilk yarısında Hazine faiz oranlarında, enflasyon beklentilerindeki düşüş, sermaye girişleri, Uluslararası Para Fonu ile Hükümet arasında yapılan Yakın İzleme Anlaşması ve özelleştirmeden elde edilen gelirler nedeniyle meydana gelen düşüşün ardından, Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren önemli bir artış gözlenmiştir. Bu da reel faiz oranlarında bir artışa neden olmuştur. Temmuz ayında, 1995 yılı Mart ayından beri ilk defa Hazine bonosunun reel getirisi negatif olarak gerçekleşmiştir.
• 1998 de başlayan daralma süreci, dünyadaki ekonomik durgunluk ile 1999 yılında iyice derinleşmiş, 1998 yılının Ağustos ayında yaşanan Rusya Kriziyle birlikte Türkiye ekonomisinden sermaye çıkışı gözlenmiştir. Bunun sonucunda Hazine ihale faizleri ve dolayısıyla faizler genel düzeyi önemli oranda yükselmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda, 998 yılının tamamında ekonomik büyüme önemli ölçüde yavaşlamıştır. 1999 yılının ilk üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre GSMH yüzde 8,6, GSYİH ise yüzde 8,9 oranlarında gerilemiştir. Ekonomide 1998 yılı Nisan ayında başlayan ve yılın son üç aylık döneminde hızlanarak devam eden daralma eğilimi 1999 yılında gerileme sürecine dönüşmüştür. 1998 yılının ilk yarısında temel olarak enflasyon beklentilerindeki düşüş ve sermaye girişleri nedeniyle gerileyen faiz oranları, Ağustos ayında ortaya çıkan Rusya krizi ve piyasalardaki belirsizliklerle tekrar yükseliş eğilimine girmiştir. 1999 yılı genelinde faiz oranlarının düşüş eğiliminde olduğu gözlenmektedir. Ancak bu düşüş reel faiz oranları için geçerli olmamakla beraber GSMH büyüme oranı da önemli ölçüde bir azalma yaşamıştır.
• Reel faizleri bu şekilde yüksek seviyelerde olması borç stoğunu yükseltmiş, ve 2000 yılında yeni bir orta vadeli program uygulanmasını gerektirmiştir. “Enflasyonu düşürme programı” sonucu kur riskinin ortadan kalkması nominal faiz oranlarının düşmesine neden olmuştur ve ekonomi tekrardan büyüme sürecine girmiştir. Mevduat faizlerindeki gerilemenin yanısıra tüketici faizlerininde gerilemesi reel faizleri önemli ölçüde düşürmüştür.
• Türkiye ekonomisi 2001 yılının başında mali piyasalarda yaşanan krizin ardından bir daralma sürecine girmiştir. Ülkeden önemli ölçüde sermaye çıkışı gerçekleşmiş ve TL hızla değer kaybetmiştir. Her alanda büyüme önemli ölçüde yavaşlamış GSMH büyüme oranı -9,4 olarak gerçekleşmiştir. Ekonomideki belirsizliklerin artması ve faiz oranlarının yükselmesi tüketim harcamalarının azalmasına neden olmuştur.
• Türkiye ekonomisi 2001 yılında yaşanan ciddi daralmanın ardından, 2002 de yeniden büyüme sürecine girmiştir. Uygulanan ekonomik program mali istikrarın yeniden kazanılmasını sağlamış ve bu da büyüme oranının %7,8 olarak gerçekleşmesine neden olmuştur. Nominal faizler ve enflasyonda bir düşüş gözlenmiş , bu düşüş de reel faiz oranlarında azalmaya neden olmuştur.





SONUÇ
Reel faiz oranları ve büyüme oranları ilgili yıllar çerçevesinde incelendiğinde genel olarak birbiri ile ilişkili bir şekilde ilerledikleri görülmektedir. Özellikle 1990 yılından sonra, bu ilişki daha da kuvvetli hale gelmiştir. Temelde bu iki değişkeni etkileyen makroekonomik faktörler aynı olduğundan reel faizlerin arttığı dönemlerde büyüme oranlarında bir düşüş, azaldığı dönemlerde büyüme oranlarında bir artış görülmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Ancak, nominal faiz oranlarındaki istikrarsızlıklar, hükümet ve Merkez Bankasının uyguladığı bazı enflasyonu düşürme yanlısı programlar bu ilişkinin tahrip olmasına yol açmıştır. Reel faizleri belirleyen ana unsurlar enflasyon ve nominal faiz oranlarıdır. Büyüme oranı ise tüketim, yatırım ve dış ticaret ile daha yakından ilgilidir. Bu değişkenlerin birbiri ile uyumlu, teoride olması gerektiği gibi değiştiği, siyasilerin doğru politikalar uyguladığı zamanlarda – her ne kadar 1990’dan sonra uygulanan politikalar yanlış olsa da en azından bu değişkenler kendi dinamikleri içinde değişme eğilimi göstermiştir – reel faizler ile büyüme oranları arasında yakın bir ilişkinin olduğunu görmek hiç de zor değildir.

SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL

ForumTURKA.Net