SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL


PDA

Tüm Versiyonu Göster : Kur'an Ayetlerine Yaklaşırken


ALbaTRoS
11-01-2007, 13:48
Kur'an Ayetlerine Yaklaşırken


İnsan eli karışmadan orijinal haliyle bize ulaşan tek ilahi beyan olan Kur’an-’ı Kerim’in en önemli hususiyetlerinden birisi, değişik ilimlere ışık tutan üyetlerin ifade ettiği gerçeklerin, her devirdeki ilmi seviyeye göre, farklı bir yanının tespit ve tefsir edilmesidir. Bu yüzden, daha sonra yapılan yeni tefsirlerde, eskiden yapılan yorumların hiçbirine temelden yanlış olarak bakılmamıştır. Zira eski tefsirlerde, gerçek derinliği ve manası ancak Allah’ın ilminde tam olarak bilinen külli hakikatin sadece bazı yönlerine (insanlığın o günkü anlayış, medeniyet ve teknik seviyesi ölçüsünde) ışık tutulmuştur. İnsanların idrak ve anlayışları geliştikçe, ilim ve teknikte yeni deney ve gözlemler yapıldıkça aynı ayetlerin daha yeni ve orijinal yorumlarının gündeme gelmesi mümkündür. İman ve akideye doğrudan müteallik olmayan, fen ve teknolojik konulardaki gelişmelere ışık tutabilecek ayetlerin, yeni bakış açılarıyla tekrar yorumlanması, hem Kur’an’ın her devirde geçerliliğine ve mucizeliğine açık bir delil, hem de ilim adamlarının çalışmalarına rehber olabilecek mahiyettedir. Ancak bu yeni yorumların sıhhatli bir şekilde yapılabilmesi için, eskiden olduğu gibi sadece bir ilahiyatçının sınırlı bilgisi çerçevesinde kalınmamalı, her konuya ait uzman kişilerin topluca katıldığı geniş bir ilim heyeti, Arapçaya ve dini ilimlere sahip ilahiyatçılarla birlikte çalışmalıdır. Her şeyden önemlisi, yapılan yeni tefsirlerin de yine, o günkü ilmi seviyemize ait olacağı unutulmayarak, yorumlarda ihtiyat elden bırakılmamalı, ihtimaller ve altenatifler arasında en uygunu seçilirken de tedbirli davranılmalıdır. Aynca, Arapçanın kaidelerine ve Kur’an’ın bütünlüğüne bağlı kalmanın da, tefsir ve te’vilin şartları arasında olduğu unutulmamalıdır.

Böyle, iman, insaf, bağlılık ve hürmetle yaklaştığımız takdirde Kur’an’la aramızdaki perdelerin kalkacağı, ilme ve dine bakışımızın sırat-ı müstakim yörüngeli ve daha dengeli olacağı şüphesizdir. Çalışkan, fedakar ve insaflı ilim adamlarımızın Kur’an hakkındaki eski düşüncelerini yenilemeleriyle ondan alacaklan ilhamlar artacak, yeni keşif ve terkiplere ulaşacaklar ve böylece hiç umulmadık neticeler ortaya çıkabilecektir. Kur’ an’daki hakikatlere yaklaşırken takip edeceğmiz üslup ve prensipler hakkında yukarıda verilen bilgiler ışığında, NahI Süresi’ndeki dört ayeti biyolojik bakımdan değerlendirmeyi deneyeceğiz.

Arı ve bal hakkında pek çok zoolojik ve tıbbi gerçek Kur’an’dan habersiz batılı bilim adamlarımn gayretleriyle ortaya çıkarılmıştır. Memeli hayvanların bağırsaklarındaki emilim mekanizması ve süt bezlerinde sütün yapılışı hakkındaki bütün modem fizyolojik araştırmaları da yine batının laboratuvar çalışmalarından öğrendik ve hatlen de öğrenmekteyiz. Halbuki bu hususlarda bizlere ışık tutacak, teşvik edecek, araştırma yapmamıza bir de ibadet sevabı katacak çok enteresan beyanlar, Kur’n-ı Kerim’de peş peşe gelen bu dört âyet içinde, hem ibret almamız hem de insanlığa faydalı olmamız için önümüze konulmuştur.

Nahl Süresindeki 66-69. âyetlerin ihtiva ettiği hakikatlerin sadece biyolojik kısmına baktığımızda, çok hârika ilmi gerçeklerle yüz yüze gelmekteyiz. Önce bu âyetlerin meallerini nakledelim:

“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size onların karınlarındakı fışkı ile kan arasından (gelen) hâlis bir süt içiriyoruz. Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz.Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.Sonra meyvelerin hepsinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal)çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.”

"Şüphesiz sizin için hayvaniarda da büyük bir ibret vardır." âyeti, bilhassa süt ve et veren, ayrıca derilerinden ve yünlerinden faydalanılan ve yük taşıyan ehlî hayvanlara dikkat çekmektedir.Ayetin bizi teşvik ettiği ibret alma çerçevesinde, bu hayvanların yaratılışlarındaki anatomik ve fizyolojik özellikleri göz önüne alabilir, bütün zoolojik bilgilerimizi kullanarak hayvanlar hakkında ciltler dolusu ibretli bilgiler çıkarabilir ve Allah’ın (cc) isimlerinin değişik mertebelerdeki tecellilerini görerek, O’nun ilim ve kudretinin sonsuzluğuna hayran kalırız. Ayetin devamındaki “Zira size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen) hâlis bir süt içiriyoruz.’ ifadesinde, o gün için bilinmesi mümkün olmayan bir fizyolojik hâdiseyle karşı karşıya geliriz:Burada bağırsaklarda artık maddelerle birlikte bulunan sindirilmiş besinlerin bağırsak mukozası yoluyla emilerek kana geçirilmesi ve kan yoluyla süt bezlerine taşınan besinlerin içinden, uygun maddelerin uygun miktarlarda seçilerek süt haline getirilmesine dikkat çekilmektedir.

Kırmızı kandan bembeyaz sütün yapılmasına ve bağırsaklardan dışarı atılacak fışkı içinden sadece besin olarak faydalı olacak kısımların hususi bir şekilde emilmesine dikkatleri çeken bu âyetin ihtiva ettiği fızyolojik gerçeğin o gün için bilinmesine imkan yokken, Kur’an’ın mucizevi bir şekilde bunu belirtmesi, gerçekten akıllara durgunluk verecek çaptadır. “İçenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütü içiriyoruz” kısmından sütün elde edilmesinin insan için çok zahmetsiz olduğu anlaşılabileceği gibi, sindiriminin de çok kolay olduğu anlaşılabilir.

67. ayette “Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz.” buyurulmaktadır. Buradaki hem.... hem de.... yapısındaki cümledeki nesnelerin arka arkaya zikredilmesindeki hikmet şöyle anlaşılabilir:

Hurına ve üzüm gibı tatlı mevyelerin fermantasyonu neticesinde aynı ham maddeden öyle farklı şeyler yapılabilir ki, bunların bazısı içki gibi çok kötü ve zararlı olduğu halde, bazısı çok iyi ve faydalı içeceklerdir. Nitekim bugünkü mikrobiyoloji ve biyokimya bilgimizle bütün tatlı meyvelerin vazifeli bakterilerce mayalanması neticesinde belli bir dönem sonra alkole dönüştüğü, halbuki başka şartlarda güzel içecek olarak sirke ve pekmez gibi faydalı gıdalann da yapılabileceğine dikkat çekilmiştir. Bakterilerin bilinmediği bir devirde şekerli gıdaları mayalandırarak alkol gibi çirkin veya sirke gibi güzel içeceklere dönüştürülmesine dikkat çekilmesi çok önemli bir mikrobiyolojik bilgi ve aradaki farkı araştırmaya teşviktir. Burada dikkatimizi çeken bir diğer ilgi çekici husus da şudur: Ayette geçen ve içki diye tercümesi yapılan “şarab” kelimesi içecek manasına da gelir. Bu kelimeden kasıt, bildiğimiz ‘şarâp’sa arkadan gelen temiz gıda” ifadesiyle, şarabın temiz gıda olmadığı belirtilmiş olmaktadır.

68. ve 69. ayetler ise arı ve bal hakkındaki mucizeyi hakikatlere ışık tutmaktadır: “Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanlann kuracakları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollanna gin Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardıt”

Bu iki âyette ışık tutulan arı ve bal ile ilgili bilgiler oldukça enteresandır. Buradaki “vahy”i tefsirciler ilham şeklindeki vahy diye tefsir etmişlerdir. Zira buradaki maksadın peygamberlik vahyi olmadığı açıktır. İlhâm bir manayı kalbe atmaktır. Bal arısına yapılan bu ilham onun faaliyetleri ile ilgili bir mecburiyeti ifade etmektedir. Yani, Allah tarafından arıya bal yapma sevk-i ilahisi şaşmaz bir gereklilik ve isabetle verildiği gibi, peygamberlere gelen vahiy de zorunlu ve Allah’ın ihsanı olan bir bilgidir.

“Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan” şeklindeki bir sıralamadan kasıt arıların önce dağlarda yabani olarak yaşadıkları, daha sonra insanların onları evcilleştirip kendi yaşadıkları yerlere getirdikleri ve en sonunda onlara hususi kovanlar yaparak bu işi bir sanayi haline getireceklerinin belirtilmesi olabileceği gibi, dağlardaki balların çok kaliteli, sırasıyla ovalardakinin ve insanların yaptığı kovanlardakinin ise daha da az kaliteli olacağının vurgulanması anlaşılabilir. Hakikaten dağlarda çiçek çeşitlerinin fazla oluşu, ağaçların daha bol olduğu ovalarda ise, çiçeklerin miktarının çok fakat çeşitlerinin dağlara göre daha az oluşu yüzünden dağlardaki çiçeklerden elde edilen baharın kalitesi çok yüksektir.

“Rabbinin sana kolay kıldığı yollara gir”, ifadesinden bal yapmanın aslında çok zor bir iş olduğu ama arıya kolay kılındığı, “yollara” tabirinden, arının kovan-çiçek arası takip ettiği yol ve bu yolu bulmada arıya verilen maharetin yanı sıra, çiçeklerden elde edilen sıvının bal oluncaya kadar karışık bir biyokimyevi süreç geçirdiği ve bu sürecin aslında zor bir yol olduğu halde arıya kolay kılındığı da anlaşılabilir. Ayetin devamındaki: “Onların karınlanndan renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır.” şeklindeki kısımda çok enteresan bilgiler vardır. Ayette geçen şekliyle “batn” (karın)’ın çoğulu olan “bütuniha” (karınlar) kelimesi, arının abdomen (karın) bölgesinin çok parçalı olduğunu, karın halkalarının herbirinden değişik renklerde sıvılar çıkarılışını akla getirebileceği gibi, sadece bütün arıları kastedecek şekilde çoğul kullanılmış da olabilir.

Şarabun kelimesi sıvı olan bir nesneyi belirtir ki, bu da arının karınlarından (karnın değişik bölümlerinden) çıkan hangi çeşit nesne olursa olsun (balmumu, an sütü, propolis, arı zehiri ve bal) hepsinin de başlangıçta sıvı halde bulunup, daha sonra değişik kıvamlarda koyulaştıklarına dikkat çekilmiş olabilir. Nitekim, balmumu da karnın alt kısmından salgılanırken sıvı halde olduğu halde, havayla temas edince koyulaşarak mum kıvamında bir sertlik kazanmaktadır. Keza bal da ilk önce çok akışkan bir sıvı iken, daha sonra arıların kanat çırpma hareketleriyle içindeki fazla su buharlaşmakta ve daha koyu bir hale gelmektedir. “Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (hal) çıkar ki” ifadesindeki şerbet kelimesi çıkan nesnelerin sıvı halde olduğunu belirtmektedir. Renklerinin çeşitli oluşu ile değişik renklerdeki ballara işaret edebileceği gibi, balmumu, arı sütü, arı zehiri, propolis ve balın herbirinin ayrı renklerde olduğu da ifade edilmiş olabilir.

Kurtubi, tefsirinde renklerin farklı oluşunu arıların mer’alarının farklı olmasına bağlamaktadır. Her mer’anın kendine has bir florası (bitki topluluğu) olması sebebiyle balların da değişik renklere sahip olacağı gayet tabiidir. Ancak “bir şerbet” kelimesinden anlaşılan sadece bal mıdır, yoksa arının diğer ürünleri de bu ifadeye dahil edilebilir mi? Bu hususun tefsir usulü açısından ilahiyatçılarla birlikte tartışılması gerekmektedir. Ayetin devamındaki “onda insanlar açısından şifa vardır” tabiri Kurtubi tefsirine göre alimler tarafından tartışılmıştır. Bazılarına göre şifü. balın bizzat kendisinde olabileceği gibi, ondan mümul diğer mücunlarda da vardır. Bazıları da buradaki şifa’nın her yerde ve zamanda, her insan için olup olmadığını tartışmıştır. Başta Ibn Ömer olmak üzere pek çok alim balı bütün hastalıklarda kullanmışlar. Bazısı zeytinyağı ile karıştınp içmiş, şifa bulmuş. Bazısı, sirke ile karıştırıp pişirmiş, yine şifa bulmuş. Buna karşılık bazı dilciler ve usülcüler buradaki “şifaün” kelimesinin nekre (belirsizlik) ifade etmesini, şifâün da umum ifade etmeyeceğini, zira ispat sadedinde geldiğini söylemişlerdir. Buna rağmen Kur’an’ın bereketine sığınan diğer kısım ise, her hastalığa şifa bulacaklarına inanıyorlar. Kurtubi, burada Efendimiz (s.a.s)’in karnı ağrıyan bir zatın kardeşine bal şerbeti içmesi tavsiyesini aktarıyor. Bir iki defa içmesine rağmen geçmeyince, Efendimiz (s.a.s): ‘Allah (c.c) doğru söyler, kardeşinin karnı yalan söylüyor” buyuruyor. Üçüncü içmeden sonra şifa buluyor. Ayetin bu kısmından anlaşıldığı kadarıyla sadece tekil olarak bal kastedilmiş olabileceği gibi, yukarıdaki ifadelere göre “onda” manasına gelen “fihi zamirinden arının kendisi de anlaşılabilir, bu durumda “Arıdan çıkan her şeyde şifa vardır.” şeklinde anlaşılması da mümkündür. Ayrıca şifa kelimesi ayette “şifâün” şeklinde geçmektedir ki, bu meçhuliyet ifade eder, şayet “el-şifa” şeklinde harf-i tarifli olarak gelseydi, herkesin bildiği, bilinen bir şifa manasına gelecekti. Bu duruma göre, arıdaki şifanın belli bir hastalığa değil, birçok hastalıklara şifa olduğu, bugün bilinenlere rağmen henüz bilinmeyen şifâ yanlarının olduğu anlaşılabilir. Bugünkü ilmi tespitlerimize göre sanki böyle anlaşılması daha makul gibi gelmektedir. Zira, bal, balmumu, arı sütü, propolis ve arı zehiri üzerinde yapılan çalışmalara göre her biri hakkında sayfalarca tıbbi faydalardan bahsetmek mümkün görünmektedir. Bal ve diğer arı ürünlerinin tıbbi özelliklerinden S1ZINTI dergisinin daha önceki sayılarında çok geniş bahsedildiği için (bak: sayı 16, Mayıs 1980; sayı 26, Mart 1981; sayı 77, Haziran 1988) bu yazıda konunun tıbbi kısmina girmeden sadece Kur’an-ı Kerim açısından arıya verilen önem vurgulanmak istenmiştir, Bazı bölgelerde halkımız farkında olmadan bu mesajı çok iyi anlamış gibi görülmekte ve arının her şeyinin şifa olduğu inancıyla değişik tedavi usulleri de tatbik etmektedirler.

Keşke araştırmacılarımız kinala, insana ve insanla ilgili her türlü probleme Kur’ ün-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler ışığında bakmayı, ondaki hikmetleri anlamayı ve yeni buluşlarla insanlığın hizmetine koşmayı kavrayabilseler

SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL

ForumTURKA.Net