SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL


PDA

Tüm Versiyonu Göster : Felsefeden sıkılıyormusunuz.Oku o zaman


ALbaTRoS
11-01-2007, 00:53
Bazı FELSEFELERİ okurken, sıkıntıdan başka bir şey hissetmiyorsanız; tamamen haklısınız.Fakat; bunları, "Saçma olduğunu bildiğim halde; neden bu teoriyi incelemem gereksin ki!"diye bir kenara atarsanız;yanılırsınız.!Evet, saçmadırlar; fakat, O saçmalık, insan mevcudiyetinin en hayati konularıyla, ölüm-kalım meseleleriyle uğraşmaktadır.


" GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE:
-Hadi canım sen de! Felsefe kimin ipinde?


-Felsefe ipinde değilse, bir düşün o zaman!:Kimin kucağındasın?"



BİR FELSEFE TATBİKATI: FELSEFİ TAHKİKAT

İrrasyonel filozoflar, felsefeyi öylesine anlamsız bir hale sokmuşlar; ve çeşitli irrasyonel ekollerden ibaret olan modern felsefe, rasyonel felsefe önünde öylesine kalın bir sis perdesi yaratmıştır ki; rasyonel olma çabasında olup da, felsefeyle tanışmak isteyen çoğu insan, büyük bir ihtimalle, modern felsefenin ürünlerinden biriyle karşılaşır; ve bu ürünü anlamaya çabalarken hissettiği tatsız duyguyu kimliklendirebilmesini sağlayacak ve öyle hissetmekte haklı olduğunu kanıtlayacak felsefi anahtarlara da sahip olmadığından; şuna benzer bir duyguyla, felsefeden tamamen uzaklaşır: "Öff; ben böyle soyut terimlerle düşünmem hiç. Ben, gerçek-hayatla ilgili, somut, spesifik problemlerle uğraşmak istiyorum. Felsefeye, niye ihtiyacım olacakmış ki?" Cevap şudur: Felsefe, gerçek-hayatla ilgili, somut, spesifik problemlerle uğraşabilmek için gereklidir.

Bir çok insan gibi; siz de, felsefeden hiç etkilenmemiş olduğunuzu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Gerçek odur ki: günlük hayatınıza rehberlik eden ve üzerinde hiç düşünmeden kullandığınız çoğu prensip, değer, düstur, vecize, atasözü, klişe, slogan, tekerleme, vs.; belirli felsefelerin ürünüdür.






Mesela, aşağıdaki sözleri hiç "doğru" buldunuz mu veya onları hiç kullandınız mı?


"O kadar emin olma; hiçkimse, hiçbir şeyden emin olamaz." Bu nosyonu, adını ilk defa da duyuyor olsanız, David Hume'dan (ve başka bir çok filozoftan) aldınız.


Veya: "Bu, teoride iyi olabilir; ama, pratikte işlemez." Bunu, Plato'dan aldınız.

Veya: "Yaptığın kötü bir şey; ama, insan böyle işte; bu dünyada, hiçkimse mükemmel değildir." Bunu, Augustine'den aldınız.
Veya: "Bu, senin için doğru olabilir; ama, benim için doğru değil." Bunu, William James'den aldınız.
Veya: "Elimde değildi, kendimi alamadım! Hiçkimse, yaptığı hiçbir şeyden kendini alıkoyamaz." Bunu, Hegel'den aldınız.
Veya: "İsbatlayamıyorum; ama, hissediyorum ki, bu doğru." Bunu, Kant'tan aldınız.
Veya: "Bu, mantıklı; ama, mantıkla realitenin bir ilgisi yoktur." Bunu da, Kant'tan aldınız.
Veya: "Bu yaptığın kötü; çünkü, kendi çıkarından sarf-ı nazar etmeden yaptın." Bunu da, Kant'tan aldınız.
Veya: "Önce davran, sonra düşün." Bunu, John Dewey'den aldınız.





Yukarıdaki soruya, "Elbette, bu sözleri, farklı zamanlarda sarfetmişimdir; fakat, bunlara, her zaman inanmak zorunda değilim ki. Bunlar, geçmişte doğru olabilirdi; ama, bugün doğru değildir" cevabını verenler; bu cevabı, Hegel'den öğrendiler. Yine diyebilirler ki: "Tutarlılık, küçük zihinlilerin sahip olacağı bir endişedir." Bunu, esasen kendisi çok küçük bir zihne sahip olan Ralph Waldo Emerson'dan öğrendiler. Şimdi sorabilirler: "İnsanın bir uzlaşma araması ve anın gereklerine göre, farklı filozoflardan, farklı fikirler almasında nasıl bir yanlış olabilir?" Böyle sormayı, Turgut Özal'dan öğrendiler; O da, yirminci yüzyılda hükümet etmiş birçok Amerikan başkanından öğrendi; onlar da, William James'den öğrendiler.

Felsefeyle ilgilenmeyen insanlar; felsefenin ürünlerini, etraflarındaki kültürel atmosferden -okullar, kitaplar, magazinler, gazeteler, sinemalar, televizyon, vs- ozmos yoluyla emerler. Bir kültürün atmosferini yaratanlar kimlerdir? Yukarıda sayılan kurumları günlük olarak işleten insanlar mı? Hayır. Entellektüeller mi? Hayır; entellektüellerin zihniyetini etkileyen, o kurumların fikriyatını sağlayan, dolayısiyle kültürel atmosferi belirleyenler, artık hiçbiri hayatta olmasa bile bir avuç insandır: filozoflar. Diğer insanlar, bunların peşinden gider: ya ikna olduklarından; ya da farkına varmadan. İki küsur yüzyıldan beri, Immanuel Kant'ın etkisi altında, felsefenin egemen eğilimi, tek bir amaca yönelmiştir: insan zihninin tahribi; insanların aklın gücüne duydukları güvenin tahribi. Yirminci yüzyıl; bu eğilimin, zirvesine ulaşmasına şahit olmaktadır.






Şimdi, şunu sorabilirsiniz: Felsefe, bu kadar kötü olabiliyorsa; neden hala felsefe öğrenmelidir? Özellikle de; yanlışlıkları aşikar olan, hiç bir anlamı olmayan, gerçek hayatla hiçbir bağlantısı olmayan felsefi teoriler, neden öğrenilmelidir? Cevap şudur: Kendinizi korumak için; hakikati, adaleti, özgürlüğü, insanı, sahip olduğunuz veya olabileceğiniz bütün değerleri savunmak için.

Pek çoğu kötü olmakla birlikte; bu kitaptakini tanıyarak şahit olduğunuz gibi, iyi felsefeler de vardır. Bilim, teknoloji, ilerleme, özgürlük gibi her medeniyet başarısının kökünde; dünyada özgürlükçü demokrasinin doğması dahil, bugün yararlandığımız her değerin kökünde; tek bir insanın başarısını bulacaksınız; ikibinden fazla yıl önce yaşamış bu insan: Aristo'dur. Felsefenin insan hayatındaki gücü o kadar büyüktür ki; Aristo'nun "Logic"i -bir tek kopya halinde de olsa- yeryüzünde kaldığı sürece; insanlık, içine düşebileceği her yeni Ortaçağ'dan, yeni bir Rönesans'la çıkmayı başarabilecektir.
Bazı filozofların anlaşılmaz teorilerini okurken, sıkıntıdan başka bir şey hissetmiyorsanız; tamamen haklısınız. Fakat; bunları, "Saçma olduğunu bildiğim halde; neden bu teoriyi incelemem gereksin ki!" diye bir kenara atarsanız; yanılırsınız. Evet, saçma dır; fakat, bir yandan bu teorileri saçma ilan ederken; öte yandan, bu teorileri üreten filozofların vardıkları sonuçların hepsini, ürettikleri klişelerin hepsini kabul etmişseniz; onları çürütmeğe muktedir değilseniz; saçma olduğunu bilmiyorsunuz demektir.
O saçmalık, insan mevcudiyetinin en hayati konularıyla, ölüm-kalım meseleleriyle uğraşmaktadır. Yanlış da olsa; hiçbir önemli felsefi teori, boş yere ortaya atılmaz; hepsinin gerisinde, meşru bir mesele vardır; insan bilincinin gerçek bir ihtiyacı söz konusudur. Fakat; bazı felsefeler, bu meseleyi çözmeye çalışırken; bazıları ise, muğlaklaştırmaya, yozlaştırmaya, çözümün keşfini engellemeye uğraşır. Felsefi teorileri anlamazsanız, onlardan en kötülerine maruz kalırsınız.
Bir felsefeyi incelemek için en iyi yol, ona bir detektif gibi yaklaşmaktır.






Bir detektif, bir cürüm hakkındaki hakikati keşfetmeye çalışır. Felsefi bir detektif de, karşısındaki soyut felsefi sistemin, hakiki mi, yoksa yalan mı olduğunu belirlemek suretiyle; o sistemin, büyük bir entellektüel başarı mı, yoksa bir entellektüel cürüm mü olduğunu keşfetmelidir. Bir detektif, ne arayacağını veya hangi ipuçlarının anlamlı kabul edileceğini bilir. Felsefi bir detektif de, şu noktaları hep hatırlamalıdır:


a) Bütün insan bilgisi, hiyerarşik bir yapıdadır;

b) Temel olanı, türev olandan ayırt etmek öğrenilmelidir; ve
c) Felsefi bir sistemi yargılarken, -en önce ve her mülahazanın üstünde- o felsefi sistemin temellerine bakılmalıdır. Eğer, temel yanlışsa; o felsefedeki başka her şey yanlıştır.
Felsefede, temeller: metafizik ve epistemolojidir. Bir felsefenin temeli sağlamsa; yani, metafiziği, evrenin bilinebilir olduğunu söylüyor ve epistemolojisi, insanın rasyonel yeteneğinin bu evreni kavramaya yeterli olduğunu söylüyorsa; bu temel üzerinde, insana uygun olan ahlak, politika ve estetik tanımlanabilir. (Hataya düşülmesi halinde; düzeltmek için gerekli araçlar ve referans sistemi, böyle bir felsefeye sahip insanın hala elindedir.) Oysa, ahlakta; bir yandan, dürüstlük tavsiye ederken; öte yandan, insanlara, hakikat, olgu, realite diye birşey olmadığını söylersen; ne elde edeceksin? İyi olduğunu hissettiğin için politik özgürlük tavsiye ederken; kendini, senden oldukça farklı düşündüğünü ilan eden, iktidar hırslısı bir haydut karşısında bulduğunda ne yapacaksın?
Yüzeysel bir şekilde felsefeyle ilgilenen insanın sıkca yaptığı bir hata; sebepleri bilmeden sonuçları kabul etmektir; bir yandan, uzun bir düşünce zincirinin nihai sonucunu verili olarak almak, onu "aşikar" kabul etmek; öte yandan, o düşüncelerin önşartını inkar etmektir. Örneklerini, her tarafta -özellikle politikada- görmek kabildir.






Solcular vardır ki; bir yandan, birey özgürlüklerini savunurken; öte yandan, özgürlüklerin kökü olan birey haklarını (ve bütün hakların pratiğe geçirilmesinin tek yolu olan mülkiyet hakkını) inkar ederler. Dini muhafazakarlar vardır ki; bir yandan kapitalizmi savunurken; öte yandan, kapitalizmin kökü olan akla saldırırlar.




Felsefi bir detektifin hep hatırlaması gereken iki husus daha vardır:

a) Gerçek -yani duyumlardan kaynaklanan- algıların sağladığı malzemeden başka hiçbir şey aşikar değildir;
b) İndirgenmez bir birincil, bileşenlerine ayrılamayacak veya daha önceki olgulardan türetilemeyecek bir olgudur.
Kendi kanaatlerini gözden geçirirken ve ele aldığı her fikri veya teoriyi incelerken, şu soruyu sorar: Bu, indirgenmez bir birincil midir? Değilse, neye dayanır? Aldığı her cevap hakkında aynı soruyu sorar; ta ki, indirgenmez bir birincile erişsin: eğer, bir fikir, bir birincille çelişiyorsa; o fikir, yanlıştır. Bu süreç; felsefi detektifi, metafizik ve epistemoloji alanına getirecektir; ve insan bilgisinin her veçhesinin, nasıl o alana dayandığını, o alanla birlikte ayakta durduğunu veya çöktüğünü keşfedecektir.
Eğer; akıllı ve dürüst bir insan, sahip olduğu zımni, sağduyusal rasyonelliği, belirtik (açık) felsefi öncüllere tercüme edecek olsaydı; şu sonuçlara varırdı: algıladığı dünya gerçektir (mevcudiyet mevcuttur); şeyler neyse, odur (Kimlik Kanunu); akıl, bilgi elde etmenin tek aracıdır ve mantık, aklı kullanmanın yöntemidir. Bu temel üzerinde; felsefi bir detektifin, yukarıda verilen klişelerden bazısı karşısında yapacağı tahkikatın ne olacağının örneklerini görelim:
"Bu, senin için doğru olabilir; ama, benim için doğru değil." "Doğruluk" (hakikat, gerçeklik) kavramının anlamı nedir? Hakikat, realitenin tanınmasıdır. Aynı şey, aynı anda, aynı açıdan; hem doğru, hem de yanlış olamaz. Yani; bu klişe, şu anlamlara gelir:
a) Kimlik Kanunu geçersizdir;
b) Objektif olarak algılanabilir bir realite yoktur; sadece, belirsiz bir seyelan vardır ki; bu, spesifik olarak hiçbir şey değildir; yani, realite yoktur (ki o zaman, hakikat -doğruluk, gerçeklik- diye bir şey olamaz);
c) Tartışan bu iki kişi, farklı iki evreni algılamaktadır (ki bu durumda, hiçbir tartışma mümkün değildir). (Bu klişenin amacı, objektifliğin tahribidir.)
"O kadar emin olma; hiçkimse, hiçbir şeyden emin olamaz." Bu klişenin anlamı, insanın hiçbir bilgi etmesinin mümkün olmadığını söylemektir; yani, insanın bilinçli olmadığını söylemektir.
"Bu, teoride iyi olabilir; ama, pratikte işlemez." Teori nedir? Teori, ya realitenin doğru bir tasviri olarak öne sürülmüş bir dizi prensiptir veya insan eylemlerini yönlendirecek bir dizi kuraldır. Realiteye tekabül edip etmemesi, bir teorinin değerinin ölçülmesindeki standarttır. Eğer, bir teori realiteye uygulanamıyorsa; o teori, hangi standartla "iyi" olarak değerlendirilebilir? Bu nosyon, kabul edilecek olsa; şu anlamlara gelirdi:
a) İnsan zihninin faaliyetleri, realiteyle bağlantısızdır;
b) Düşünmenin amacı, ne bilgi etmek; ne de, insan eylemlerini yönlendirmektir. (Bu klişenin amacı, insanın kavramsal yeteneğini geçersiz kılmaktır.)
"Bu, mantıklı; fakat, mantıkla realitenin bir ilgisi yoktur." Mantık, çelişkisiz kimlikleme sanatı veya hüneridir. Mantık bir tek kanuna dayanır: Kimlik Kanunu (ve onun çeşitli parelelleri). Eğer, mantığın, realiteyle ilgisi yoksa; bu, Kimlik Kanunu'nun, realiteye uygulanamaz olması demektir. Eğer, bu doğruysa:
a) Şeyler, olduklarından başka şeylerdir;
b) Şeyler, aynı anda ve aynı açıdan, hem kendilerinin aynıdır; hem de başka şeylerdir; yani, realite, çelişkilerden oluşmuştur. Eğer bu doğruysa; realite, hangi araçlarla keşfedilmiştir? Gayri-mantıki yollarla. Bu nosyonun bilfiil anlamı, "Mantık, realiteyle ilgisizdir" olmayıp; "Ben, size bunu söyleyen kişi, mantıkla (veya realiteyle) bir ilgim yoktur"dur. Bu klişeyi kullananlar; ya, "Bu mantıklı; ama, ben mantıklı olmayı seçmiyorum" demek isterler; ya da, "Bu mantıklı; ama, insanlar mantıklı değil, düşünmezler; ben de, onların irrasyonelliklerine yaltaklık etmeğe niyetliyim" demek isterler.






Bu son yorum; bu tür klişelerin yayılmasını mümkün kılan hatanın-epistemolojik derbederliğin- üremesini açıklayan bir anahtardır. Çoğu insan; klişeleri, somut, spesifik hallerle ilgili olarak kullanır; ama, bunu yaparken, yıkıcı bir metafizik genelleme ortaya attığı olgusunun farkında değildir. "Bu, senin için doğru olabilir; ama, benim için doğru değil" dediklerinde; genellikle, önemsiz bir değer-yargısında bulunurken söz konusu olan, seçimsel bir zevk meselesini kastederler. İletmeye niyetlendikleri anlam, daha ziyade, "Bunu sen sevebilirsin; ama, ben sevmiyorum"dur. Cümlelerinin kökünde bulunan ve asıl karşı çıkılması gereken anlayış; değer-tercihlerinin ve duyguların, izahı gereksiz birinciller olarak kabul edilmesi gerektiği fikridir. Her değer-tercihi ve duygu, bilinçli veya bilinçaltı yollarla edinilmiş değerlerden kaynaklanır; yani, bir türevdir; dolayısiyle, içebakılarak, kökenleri ortaya konabilir ve rasyonel terimlerle izah edilebilir. Bu klişeye sığınanlar; içebakış konusundaki başarısızlıklarını savunmak için; bütün evreni, mevcudiyetten silinmiş olarak genellemekten kendilerini alamayanlardır.

İnsanlar, "Bu, geçmişte doğru olmuş olabilir; ama, bugün doğru değil" dediklerinde, genellikle insan-yapısı meseleleri veya gelenekleri kastederler; mesela: "İnsanlar, geçmişte düello yaparlardı; ama, bugün yapmazlar" veya "Türkler, geçmişte fes giyerlerdi; ama, bugün giymezler." Yukarıdaki örneklere benzer bir klişeyi kullananlar; bunu, nadiren masum olarak yaparlar. Bu klişeyi kullananların gerçek maksadı; metafiziken-verili şeyler ile insan-yapısı şeyler arasındaki farkı hiç keşfetmemiş olan kurbanlarının; metafiziken-verili olan bir şey hakkındaki, dolayısiyle ebediyyen doğru bir şey hakkındaki düşüncelerini sabote etmektir. Yukarıda verilen ve gelenek gibi insan-yapısı bir şeyle ilgili olarak her zaman doğru olabilecek bir klişeyi, hiçbir şeyden şüphelenmeden dinleyenler; sonradan önlerine konacak, "Özgürlük, geçmişte bir değerdi; ama, bugün değildir" veya "Çalışma, geçmişte insani bir ihtiyaçtı; ama bugün değildir" veya "Akıl, geçmişte geçerliydi; ama, bugün değildir" gibi korkunç yanlış olan ve her zaman yanlış kalacak olan önermeleri reddetmekten aciz olarak, çaresiz bir şaşkınlık içinde kendilerini bulurlar.
Şimdi; bu klişelerin analizinde kullandığımız yöntemi gözlemleyin. İlk yapacağınız şey; kelimelerin, sarih, spesifik anlamlarını ortaya koymanızdır; yani, onların realitedeki karşılıklarını teşhis etmenizdir (kimliklendirmenizdir). Bunun yapılması; her tür eleştirel yargının ve her tür düşünme faaliyetinin olmazsa olmaz önşartıdır. Bütün felsefi dolandırıcılıklar; insanların, kelimeleri, gevşek yaklaşıklıklar olarak kullandıkları hesabına dayanır. Bir klişe -veya herhangi bir soyut cümle- bir yaklaşıklıkmış gibi alınmamalıdır. Aynen; kelimelerinin anlamı neyse öyle alınmalıdır. Onu, tercüme etmemeli; cazip hale sokmamalısınız; birçok insanın düştüğü bir hataya düşerek, "Yoo, kimse bunu kastediyor olamaz" diye düşünüp, o cümleye kendi masum anlamınızı atfetmemelisiniz. O cümlenin ne dediğini ve ne anlama geldiğini, hiç yorumlamadan olduğu gibi almalısınız.
Klişeyi boşvereceğinize; bir an için, kabul edin ve kendinize şunu sorun: "Bu cümleyi doğru kabul edersem; arkasından ne gelir?" Bu, bütün felsefi sahtekarlıkların maskesini düşürmenin en iyi yoludur. Basit dolandırıcıların ağzındaki şu söz, entellektüel dolandırıcılıklarda da doğrudur: "Dürüst bir insanı kandıramazsın." Entellektüel dürüstlük, fikirleri ciddiye almaktan ibarettir. Fikirleri ciddiye almak; doğru olarak kabul edilen her fikrin gösterdiği şekilde yaşamak, o fikri pratiğe geçirmek demektir. Felsefe; insana, kapsamlı bir hayat görüşü sağlar. Bir felsefeyi gerektiği şekilde değerlendirebilmek için; verili o felsefeyi kabul ettiğiniz takdirde, başta kendi hayatınız olmak üzere, insan hayatına ne yapardı sorusunu sormalısınız.
Çoğu insan, bu yöntemi şaşkınlıkla karşılayacaktır. Zannederler ki: soyut düşünme, "gayri-kişisel" olmalıdır; yani, zannederler ki: düşünür açısından, fikirler, hiçbir kişisel anlama gelmemeli, hiçbir kişisel değer taşımamalı, hiçbir kişisel öneme sahip olmamalıdır. Bu nosyon; kişisel bir ilginin, bir çarpıtma ajanı olduğu öncülüne dayanır. Fakat, "kişisel" demek, "gayri-objektif" demek değildir; böyle olup olmayacağı, ne tür bir kişi olduğunuza bağlıdır. Eğer; düşünceleriniz, duygularınızca belirleniyorsa; o zaman, hiçbir şeyi, ister kişisel açıdan isterse gayri-kişisel açıdan, yargılayamazsınız. Fakat; eğer, realitenin düşmanınız olmadığını bilen bir kişiyseniz; eğer, hakikatin ve bilginin, kişiliğiniz ve hayatınız açısından, hayati, kişisel, bencilce bir öneme sahip olduğunu biliyorsanız; o takdirde, düşünme sürecini, daha büyük bir tutkuyla kişiselleştirdiğiniz ölçüde; bu süreç, daha sarih ve daha doğru ceryan edecektir.






Siz; hayatınızın her anında, şu inançlardan herhangi birine dayanarak davranmayı ister miydiniz; veya böyle davranmaya muktedir olabilir miydiniz:


a) Realitenin bir illüzyon olduğu inancına?;

b) Etrafınızdaki şeylerin mevcut olmadığı inancına?;
c) Otomobilinizi, yolda sürmekle, bir uçurumdan aşağı sürmek arasında bir fark olmadığı; veya, gıda almak veya açlıktan ölmek arasında bir fark olmadığı inancına?
Bu testi, her bir ahlak teorisine uygulamak, özellikle önemlidir. Siz; altrüzmin, ahlaki bir ideal olduğu inancına dayanarak davranmayı ister miydiniz; veya böyle davranmaya muktedir olabilir miydiniz? Yani, karşınıza çıkacak herhangi bir yabancı için; herşeyinizi -kendi hayatınız da dahil, sevdiğiniz, sahip olduğunuz, arzuladığınız, değerlendirdiğiniz herşeyi- feda etmeniz gerektiği inancını kabul ederek ve bu inancı hayat geçirerek yaşamak ister misiniz veya bunu yapabilir misiniz?
Bu tür meseleler karşısında, kendinizi alçaltarak "Belki, realite, sahiden de gerçek değildir; yani, mevcudiyeti bu kadar ciddiye almam belki yanlıştır; ama, ben, aşağı-derece materyalistik bağlarımı aşarak realitenin ötesine geçecek kadar bilge değilim" veya "Evet, altrüizm, bir idealdir; ama, ben onu uygulayacak kadar iyi bir insan değilim" gibi sözlerle teslim olmamalısınız. Kendinizi alçaltmanız, bu meselelere bir cevap değildir; kendinizi alçaltmanız, kendinizi muaf tuttuğunuz bazı ahlak kurallarını, başkalarına uygulamanız için bir ruhsat da değildir. Kendinizi-alçaltma yöntemi, yargılamaya çalıştığınız filozofların, size kurdukları tuzaktır. Bu filozoflar, kazanmadığınız bir suçluluk duygusunu yüklenmenizi size öğretmek için, muazzam gayret sarfetmişlerdir. Bir kere bu duyguyu yüklenirseniz, içine düşeceğiniz moralsizlikle: zihninizin yargılamaktan aciz olduğunu iddia edersiniz; ahlakı, bütünlüğü, düşünceyi reddedersiniz; ve yaklaşıklıklığın, belirsizliğin, ilhamsızlığın, cevhersizliğin kalın sisi içinde hayatınızı sürüklemeye kendinizi mahkum edersiniz. Bu tuzağın amacı da budur.
Kazanılmamış suçluluk duygusunun yüklenilmesi, felsefi pasifliğin ana sebeplerinden biridir. Fakat, suçluluk duygusunun kazanılmış türleri ve felsefi pasifliğin başka sebepleri de vardır.
Felsefe konusunda -ve kendi zihinleri ve hayatları konusunda- insanların kazanılmış olan suçluluk duygusunun ana kaynağı, içebakıştaki başarısızlıklarıdır. Özellikle, duygularının tabiatını ve sebeplerini teşhis etmelerindeki (kimliklendirmelerindeki) başarısızlıktır. İçebakışa-içsel durumlarınızı kavramsal olarak kimliklendirmeğe- büyük bir dürüstlükle adanmaksızın; neyi hissettiğinizi, neyin bu duyguyu hissettirdiğini; bu duygunun, realitenin olguları karşısında uygun bir tepki mi olduğunu, yoksa yanılmış bir tepki mi olduğunu; yoksa, bu duygunun, yıllardır kendinizi aldatmakta oluşunuz olgusunca üretilmiş, hain bir yanılsama mı olduğunu keşfedemezsiniz. İçebakışı hafife alanlar veya ondan korkanlar; içsel durumlarını, tabii bir veri olarak alırlar, indirgenmez ve karşı-durulmaz bir birincil olarak alırlar; ve duygularının, eylemlerini belirlemesine izin verirler. Yani, bu insanlar; eylemlerinin bağlamını (realiteyi), sebeplerini (kendi psikolojik motiflerini) ve sonuçlarını (kendi amaçlarını) bilmeksizin davranmayı seçmiş insanlardır.






Dısabakış alanı, iki temel soru üzerine bina olur: Ne(yi) biliyorum?; ve "Nasıl biliyorum?" İçebakış alanındaki rehber sorular ise: "Ne(yi) hissediyorum?"; ve "Neden, bunu hissediyorum?"dur.

Bu sorular karşısında çoğu insan, kendilerine sadece çok yüzeysel cevaplar verebilir. Bu yüzden; hayatlarını, sebebini anlayamadıkları içsel çatışmalarla mücadele halinde geçirirler: kah duygularını bastırırlar, kah duygusal nöbetlere girerler, sonra bundan pişman olup tekrar bastırırlar, sonra tekrar kontrolu kaybederler; kah içlerindeki kaosun esrarına karşı isyan edip, onu çözmeğe çalışırlar, kah bu gayreti bırakıp hiçbir şey hissetmemeğe karar verirler, ama içlerindeki korkunun, suçluluk duygusunun, kendinden-şüphe duygusunun, sürekli büyüyen ve cevapların bulunmasını giderek zorlaştıran baskısını hissederler.
Bir duygu; doğrudan bir birincil olarak algılanmasına rağmen; gerçekte, kompleks, türev bir hulasa olduğundan; insanlara, psikolojik fenomenlerin en çirkinlerinden birini gerçekleştirme olanağını verir: rasyonelizasyon. Rasyonelizasyon, bir saklama işlemidir; duygulara, sahte bir kimlik sağlamak; onlara, düzmece bir açıklama ve haklılık kazandırmak için işleyen bir süreçtir; amacı: bir insanın sahip olduğu motifleri, sadece başkalarından değil, esasen kendisinden gizlemektir. Rasyonelizasyon için ödenen fiyat; o insanın, bilgilenme yeteneğinin engellenmesi, çarpılması ve nihai olarak tahribidir. Rasyonelizasyon, bir realiteyi algılama işlemi değildir; realiteyi, duyguların olmasını istediği şekle uydurmaya teşebbüs işlemidir.
Felsefi olarak; klişeler, rasyonelizasyon için pek elverişli sayılmış araçlardır. İnsanlar, kabul etmeğe istekli olmadıkları hissiyatlarını haklı göstermek amacıyla, klişeler icat eder ve kullanırlar.
"Hiçkimse, hiçbir şeyden emin olamaz" klişesi; kendinden emin insanlara karşı duyulan kıskançlık ve nefret duygusunun rasyonelizasyonudur. "Bu, senin için doğru olabilir; ama, benim için doğru değil" klişesi; bir insanın, kendi argümanlarının geçerliğini kanıtlama konusundaki yetersizliğinin veya isteksizliğinin rasyonelizasyonudur. "Bu dünyada, kimse mükemmel değildir" klişesi; bir insanın, kendisini gayri-mükemmel kılan durumlara kendini teslim etmeye devam etmesinin -yani, ahlaktan kaçma arzusunun- rasyonelizasyonudur. "Hiçkimse, yaptığı hiçbir şeyden kendini alıkoyamaz" klişesi; ahlaki sorumluluktan kaçmak için yapılmış bir rasyonelizasyondur. "Bu, geçmişte doğru olabilirdi; ama, bugün doğru değildir" klişesi; çelişkiler içinde olunduğu halde, bunun sonuçlarından muaf olma arzusunun rasyonelizasyonudur. "Mantık realiteyle ilgili değildir" klişesi; realiteyi, bir insanın kaprislerine tabi kılma arzusunun çok kaba bir biçimde rasyonelize edilişidir.
"İsbatlayamıyorum; ama, hissediyorum ki, bu doğru" klişesi; rasyonelizasyondan da öte bir şeydir: bu, bir rasyonelizasyon sürecinin tasviridir. İnsanlar; bir klişeyi, bir düşünce sürecinden geçirerek kabullenmezler; ona, -ve her klişeye- duygularına uygun geldiği için tutunurlar. Bu tür insanlar, bir cümlenin doğruluğunu; o cümlenin, realiteye tekabül edip etmemesiyle yargılamazlar. Bu tür insanlar, bütün realiteyi, kendi duygularına tekabül edip etmemesiyle yargılarlar.






Eğer, felsefi tahkikat sırasında; zaman zaman kendinizi, "Bir insan (bir filozof), nasıl olur da böyle bir saçmalığa varabilir?" sorusu karşısında hiddet ve şaşkınlıkla kalakalmış bulursanız; bu sorunun cevabını, şu hakikatin keşfinden sonra verebileceksiniz: Kötülüğün felsefeleri, birer rasyonelizasyon sistemleridir.

Uğraştıkları konulara dikkat ederseniz; bu felsefelerin vardıkları saçmalığın tesadüfen ortaya çıkmadığı görülür. Konularını takdim ederken ortaya koydukları, inceden inceye işlenmiş yapı, amaçsız değildir. Şu olguda, realitenin acımasız gücünü bulmak mümkün: en fanatik irrasyonelist bile, duyguların türevsel tabiatını sezer ve onların önceliğini, onların bağımsızlığını ve sebepsizliğini ilan etmez; bunun yerine, onları, realite karşısındaki tepkiler olarak haklı kılmaya çalışır; eğer, realite onlarla çelişirse; başka bir realite icat ederek; kendisini, o realitenin yöneticisi olarak değilse de, alçak gönüllü bir yansıtıcısı olarak ilan eder.
Modern tarihte, Kant'ın felsefesi; her tür temel felsefi kötülüğün sistematik bir rasyonelizasyonudur. Kant'ın, sırf "görünüşler"den ibaret bir "fenomensel" dünya olarak kabul ettiği bu dünyayı, metafiziken aşağı ilan etmesi; realiteye karşı duyulan bir nefretin rasyonelizasyonudur. Aklın, realiteyi algılamaya muktedir olmadığı, sadece "görünüşler"le uğraşabildiği nosyonu; akla karşı duyulan nefretin rasyonelizasyonudur; bu nosyon, aynı zamanda, çok derin bir epistemolojik egaliteryenizmin rasyonelizasyonudur: Kant, realiteyi, "idealist" rüya erbabının, etrafında nafile uğraşlarda bulundukları ıvır-zıvıra eşit bir statüye indirger; realitedeki aklı, bu tür insanların zihni durumuna eşit bir statüye indirger. "Numensel" dünyanın -yani, hakkında duyum yapılmayan, deney yapılmayan, fakat yine de her nasılsa varolduğu iddia edilen ve içinde "başlı-başına şeyler"i bulunduran uyduruk dünyanın- metafizik üstünlüğü ise, duyguların üstünlüğünün rasyonelizasyonudur; yani, duyguların, bilinmezi, bazı gayri-kabil-i-tarif araçlarla bilme gücüne sahip olduğu inancının rasyonelizasyonudur.
Şeylerin, sadece insanın kendi bilincince algılanabildiğinden, başka hiçbir tür bilinçce algılanamadığından şikayet; bugüne kadar yazılı olarak itiraf edilmiş, en derin tip sosyal-metafizikçilik rasyonelizasyonudur; bu, davranışları hakkında sürekli olarak başkalarının ne düşündüğü endişesi altında işkence çeken ve hangi başkalarına uyması gerektiği konusunda kaldığı kararsızlıkla ıstırabı ağırlaşan bir insanın iniltisidir. Hiçbir bilinçce işlenmemiş, "başlı-başına şeyler" algılama arzusu, otomatik bilgilenme arzusunun, Alim-i Mutlak olma arzusunun, bilgilenme gayretinden ve sorumluluğundan kaçma arzusunun rasyonelizasyonudur. "Görev"in başlı-başına bir ahlak emri haline getirilmesi; insanın, kendisini, faydalananları belirsiz bir "görev" anlayışına feda etmesi gerektiği nosyonu; sizin maneviyatınızı kırıp, ihtiraslarınızı, başarılarınızı, kendinize-saygı-ve-güveninizi, yeryüzündeki hayattan zevk alma kapasitenizi terkettirmekten duyduğu sadistçe zevkin iğrenç ifadesiyle size göz kırpan, yobaz, münzevi bir keşiş imajının rasyonelizasyonudur. Vs. Bunlar, Kant felsefesinin bazı ana hatları.
Şunu gözlemlemek mümkün: felsefe tarihi, fikirlerin birey bir insanın zihnindeki işleyişinin, -yavaş çekimle, makrokozmik bir perdede yeniden-üretilmesinden ibarettir. Yanlış öncülleri kabul etmiş bir insan, onları bir gün reddetmekte serbesttir; ama, bunu yapana kadar, bu öncüller, zihninde sessiz kalmazlar: kendi bilinçli katılımı olmasa da, gelişip, nihai mantıki sonuçlarına varırlar. Benzer bir süreç, kültürde de meydana gelir: eğer, etkili bir filozofun yanlış öncülleri çürütülmezse; takipçilerinden oluşan nesiller, -kültürün bilinçaltı olarak davranarak- o öncülleri nihai sonuçlarına götürürler.






Kant, ("kategoriler"in, kollektif olarak "fenomensel" bir dünya yaratması olarak) objektif yerine, kolle ktifi ikame ettikten sonra; bir sonraki adım, Hegel'in felsefesi oldu ki; bu felsefe, sübjektivizmin rasyonelizasyonudur; "fenomensel," yani maddi dünyada, mutlak bir devletin kaba kuvvetini tesis etmek suretiyle, "numensel," yani gayri-maddi bir dünya yaratacak hırslı bir elitin iktidar şehvetinin rasyonelizasyonudur. O elitin dışındakilerin, böyle bir geleceğe itaat etmesine veya onu kabul etmesine pek güvenilemeyeceğinden; bir sonraki adım, Pragmatizm oldu ki; bu felsefe, prensiplerden ve gelecekten kurtulmak isteyen somutla-sınırlı, anın-menziliyle-sınırlı, anti-kavramsal zihniyetlerin rasyonelizasyonudur.

Bugün, Linguistik Analiz felsefesi vardır ki; bu felsefe, tek tek kelimeler üzerinde odaklanabilen, fakat onları cümleler, paragraflar veya felsefi sistemler halinde bütünleştirmekten aciz olan; ama, yine de filozof olmak isteyen insanların zihniyetlerinin rasyonelizasyonudur. Ve Egzistansiyalizm (Varoluşculuk) felsefesi vardır ki; bu felsefe, rasyonelizasyon kibarlığından dahi sarfı nazar ederek Kant'ı sek olarak alır ve duyguların, bilinmez, anlaşılmaz, kavranmaz, mide bulandırıcı bir gayri-dünyadaki üstünlüğünü ilan eder.
Şunu gözlemleyin: farklılıklarına rağmen, bütün bu felsefelerin dokunulmamış, karşı çıkılmamış asgari müştereği, altrüizmdir. Altrüizm, rasyonelizasyonun tek başına en zengin kaynağıdır. Tatbik edilemeyecek bir ahlak anlayışı, her türlü tatbikat için sınırsız bir örtü sağlar. Altrüizm: Nazi Almanya'sındaki ve Sovyetler Birliği'ndeki katliamların; refah devletlerinin legalleştirilmiş yağmacılığının; "kamu yararı"na hizmet etmeğe çalışan politikacıların iktidar şehvetlerinin; çeşitli kollektivist davaların benliksiz savaşçılarınca sürdürülen kötülüklerin, zulmün, cinayetlerin; rasyonelizasyonu olmuştur. Bir teori, amaç edindiğini iddia ettiği şeylerin tam tersinden başka hiçbir şey gerçekleştiremiyor, ama savunucuları hala ona bağlı kalabiliyorsa; emin olabilirsiniz ki; karşınızdaki şey, bir kanaat veya bir "ideal" değil, bir rasyonelizasyondur.
Felsefi rasyonelizasyonların ortaya çıkarılması, her zaman kolay olmaz. Bazıları öyle karmaşıktır ki; masum bir insan, içine düştüğü entellektüel kargaşada, söylenenlere kanıp, felç olabilir. Modern felsefeyle ilk defa karşılaşan çoğu insan, "Biliyorum ki; bu söylenenler yanlış; ama, bunu isbatlayamam. Burada birşeyin yanlış olduğunu biliyorum; ama, onu çözmek için zaman ve gayret sarfetmeyi gereksiz buluyorum" düşüncesiyle, bu felsefeyi bir kenara atıp ondan kaçmak hatasını işler. Böyle bir tavrın tehlikesi şuradadır: Kant'ın "kategoriler"ini ve onun "numensel" dünyasını filan unutmuş olabilirsiniz; ama, bir gün, müthiş zor bir seçim yapmak durumunun sizde yarattığı baskı altında; sorumluluktan kaçmak veya namussuzca bir karar vermek için baştan çıkmak üzere olduğunuz bir anda; içsel kuvvetinizin, kendinize güveninizin, cesaretinizin tam..... ihtiyacınız olduğu bir anda; kendinizi şunu söylerken bulursunuz:






"Neyin doğru olduğunu nasıl bileceğim? Hiçkimse bunu bilmez. Hiçkimse, hiçbir şeyden emin olamaz." İşte, Kant'ın sizden bütün istediği, budur.


Kant gibi bir düşünür, sizden, ona tam olarak inanmanızı istemez: bütün istediği, onu, "delil yetersizliğinden beraat" ettirmenizdir. Bilir ki; sizin kendi bilinçaltınız, O'nun istediği şeyin gerisini tamamlayacaktır. Korktuğu şey, sizin bilincli zihninizdir: teorilerinin anlamını bir kere kavradığınızda; bu teoriler, parlak gün ışığında giyilmiş bir hortlak maskesi haline gelecekler ve sizi tehdit etme gücünü hemen yitireceklerdir.

Bir öneri daha: felsefi tahkikata girişecek bir insan, "açık zihniyet" sahibi olunması gerektiğini tavsiye eden tehlikeli klişeyi terketmelidir. "Açık zihniyet" çok müphem bir terimdir; ve gerçekte bir anti-kavramdır: bu terim, genellikle, fikirlere objektif, önyargısız bir yaklaşım anlamında alınır; ama, sürekli-septisizme (şüpheciliğe) -yani, hiçbir sağlam kanaate sahip olmamaya ve önerilen herşeye düşünülebilirlik, akla yatkınlık statüsü bahşetmeğe- bir çağrı olarak kullanılır. "Kapalı zihniyet" ise, genellikle; desteksiz varsayımlara, moda klişelere, kabilesel önyargılara, duygulara sıkı sıkıya sarılmış bir insanın; fikirlerden, argümanlardan, olgulardan ve mantıktan etkilenmeyen bir insanın tavrı anlamında alınır. Fakat; bu, "kapalı" bir zihin değil, pasif bir zihindir. Bu zihin, düşünme veya yargılama pratiğini terketmiş (veya bu pratiği hiç kazanmamış) olduğundan; herhangi bir şeyin nazar-ı itibare alması isteğini bir tehdit olarak gören bir zihindir.

Objektifliğin ve felsefi incelemenin önşartı; "açık bir zihin" değil, aktif bir zihindir:
Fikirleri incelemeğe- ama onları eleştirel olarak incelemeğe- muktedir ve buna içten istekli bir zihindir. Aktif bir zihin, hakikate ve yalana eşit statü tanımaz; tarafsızlığın ve belirsizliğin oluşturduğu durağan bir boşlukta ebediyen gezinip durmaz; yargılama sorumluluğunu yüklenebilmiş olduğundan, gerekli gözlemlerini, araştırmalarını ve kavramlaştırmalarını yaparak sağlam kanaatlere varır ve onları muhafaza eder. Aktif bir zihin; kanaatlerini isbatlamağa muktedir olduğundan; kanaatlerine yapılan saldırıları göğüslerken, onlara sarsılmaz bir katiyet kazandırır -kör inançlardan, yaklaşıklıklardan, kaçışlardan ve korkulardan oluşan hiçbir lekenin kirletmediği bir katiyet.
Aktif bir zihne sahip olursanız; (sağduyusal rasyonellikten yola çıkmış olduğunuzu varsayarak) kanaatlerinize her meydan okunuşun tabiatı üzerinde yaptığınız tahkikatın, kanaatlerinizi daha güçlendirdiğini; yanlış teorilerin, bilinçli, akıllı bir süreç sonucu reddedilmesinin, doğru olanları daha sarihleştirmeğe ve geliştirmeğe yardımcı olduğunu; ideolojik düşmanlarınızın, kendi iktidarsızlıklarını defalarca teşhir ederek, sizi yenilmez kılacağını keşfedeceksiniz.
Mamafih; aynı eski yanlışların her yeni türünü tahkik etmek için zihninizi ebediyen açık tutmak zorunda da değilsiniz. Keşfedeceksinin ki; bunlar, bazı felsefi aslilere yapılan saldırılardan ibarettir; ve felsefedeki (dolayısiyle insanlık tarihindeki) bütün muazzam savaş, bu aslilerin savunulması veya tahribi etrafında ceryan eder. Verili bir teorinin bu asliler karşısındaki tavrını, bir bakışta anlamayı öğreneceksiniz; çünkü, hangi açıdan, -eski veya yeni olsun- verili bir saldırının çelişkilerden ve "çalıntı kavramlar"dan oluştuğunu bileceksiniz (ve isbatlamağa muktedir olacaksınız).
Bu aslileri bir kere daha hatırlamakta yarar var. Fakat, onları inanç olarak (veya yarı-kavranmış yaklaşıklıklar ve boşlukta gezen soyutlamalar olarak) kabul ederek, kestirmeden gitmeye teşebbüs etmeyin. Bu yol, temel bir çelişki olur ve bir yere götürmez.

Asliler şunlardır: metafizikte, Kimlik Kanunu; epistemolojide, aklın üstünlüğü; ahlakta, rasyonel egoizm; politikada, birey hakları (yani yeryüzünde henüz tam gerçekleşmemiş bir politik sistem: laissez-faire kapitalizmi); estetikte, metafizik değerler.
Bu aslilerin, sizin mutlaklarınız haline geldiği güne eriştiğiniz zaman; hayatınızdan ve yeryüzünden başka bir yer olmayan Cennet'e girmiş olacaksınız -hiç değilse psikolojik olarak girmiş olacaksınız ki; bu, oraya bir gün fiziken girebilmenizin bir önşarttır.

SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL

ForumTURKA.Net