ALbaTRoS
08-01-2007, 22:04
Küfrün Sıfatı Yalan
Yalan: Bir yalın yılan
Dünyevîleşen insan, var oluşunu ebedî âleme göre değil de, gelip geçici dünya hayatına göre mânâlandırdığından ciddi bir aldanma süreci yaşamaktadır. Günümüzde insanoğlu, modernite rüzgârlarıyla aslına ve ruhuna yabancılaşma yoluna sevk edilmiştir. Moderniteyi takip eden süreçte ise, maddî-mânevî her şeyi paramparça ederek anlamlandırmaya çalışan yıkıcı postmodern felsefelerle insanlık iyiden iyiye sersemletilmiş durumdadır. İnsanların, “Neciyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını kendi kendilerine ve birbirlerine sormamaları için neredeyse her şey yapılmaktadır. Kitle iletişim vasıtalarında ve Holywood’un başını çektiği filmlerde sürekli işlenen hayatı hızlı yaşama felsefesi, insanları âdeta hızlı yaşamaya şartlandırmaktadır. Var olmanın esas gâyesi olarak dünyadan kâm alma –bugünkü moda tabiriyle keyif alma– tüketim çılgınlığıyla birlikte empoze edilmektedir. Âdeta insanlar, varlığını ve birliğini kâinatın her zerresinde hadsiz mühürlerle bildiren Vacibü’l-Vücud, haşa ‘sanki yokmuş’ gibi bir hayat sürmeye mahkum edilmektedir. Ve bu akıl almaz oyunda başrol ise hakikatin hilâfından başka bir şey olmayan ‘yalan’a verilmiştir. Evet bugün yalan, (onu yasaklayan dinlere ve öğretilere rağmen) belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar revaçtadır.
Garbi yeli, garbi yeli, ne esersin deli deli
Tim Rayment’in 20 Kasım 2005 tarihli The Sunday Times gazetesinde yazdığı “Hakikat Elle Tutulamayacak Kadar Yakıcı Mı?” başlıklı makalesinde ve araştırmacı Brian Martin’in Social Anarchism dergisinin 35. sayısında kaleme aldığı “Daha İyi Bir Dünya İçin Yalan Söylemek” başlığını taşıyan ilmî makalesinde, yalana karşı takınılan genel tutum ve mülâhazalar açıkça gözler önüne serilmektedir. Rayment’ın ifadelerine göre Batı’da yalan/yalan söyleme, delilik sınırında bir ömür süren ve sonunda da deliren nihilist felsefeci Nietzsche’nin: “Yaşamak için yalanlara ihtiyacımız var.” hezeyanıyla paralellik arz eder. Batı’da ‘yalan’, en az ‘hakikat’ kadar hayatın bir parçası hâline gelmiş durumdadır. Öyle ki eskiden beri, bir şekilde insanın kendi çıkarlarını korumak, bir kâr veya fayda elde etmek için söylediğine inanılan yalanı, bugün herhangi bir psikolojik hastalığı olmayan ve toplumda çok başarılı kabul edilen insanlar bile görünür hiçbir makul sebep olmadığı hâlde söyler duruma gelmiştir. Toplumda hemen herkesin her fırsatta yalan söylemeye meyilli olması, insanlarda ‘doğruyu söylese de nasıl olsa inanılmayacağı’ düşüncesini oluşturduğundan, hakikati söylemek sanki lüzumsuz ve kıymetsiz bir hâl almaktadır. Bu menfî durum da, yeni yalanlardan oluşan fasit daireler doğurmaktadır.
New Scientist dergisinin 253 ayrı araştırmaya dayanarak ilân ettiği bir rapora göre, insanlar inandırıcı yalan söyleme konusunda o derece ustalaşmışlar ki, ortaya çıkarılan yalan nispeti, yaklaşık % 53’tür. Bu nispete, yalanları ortaya çıkarma hakkında uzmanlaşmış polislerin, psikologların, terapistlerin ve hakimlerin söz ve fiilleri de dâhildir.
Dr. Sean Spence, British Research dergisinde, insanlar yalan söylemeye karar verdiğinde beyinde ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya koyan bir makale yayımladı. Bu araştırma, yalan söylemek için yapılan her teşebbüste prefrontal korteksin hep aynı bölgesinde yoğun bir uyarılma faaliyeti oluştuğunu ortaya çıkardı. Öfke ve saldırganlık dâhil otomatik olarak amigdala bölgesinde oluşan dürtülerin iradî olarak kontrol edilmesinde vazifeli prefrontal korteks bölgesiyle, yalan söyleme anında yoğun şekilde uyarılan bölgenin aynı olması dikkat çekiciydi. Buradan çıkan neticeye göre, yalan söyleme durumu oluştuğunda, hem doğru hem de yalan söylemeye müsait yapıdaki insan fıtratında mündemiç olan hakikati söyleme eğilimi, beyindeki bu bölgenin otomatik olarak artan uyarılma faaliyetleriyle bastırılmaya çalışılır. Spence’in tespitlerine göre, yalan söyleme durumunda beynin sergilediği bastırma ve direnç gösterme faaliyetinin yoğunluğu, diğer dürtüleri kontrol etmede gösterilen aktivite derecesinden oldukça yüksek seyretmektedir. Bu araştırmanın ortaya koyduğu önemli hakikat şudur ki, aslında yalan söylemek, gayrifıtrîdir ve bozulmamış insan için hakikati söylemekten çok ama çok daha zordur.
Kant, Augustine ve Aquinas’ın temellerini attığı Hristiyan ahlâkına göre yalan çok hususi hâller hâricinde bu dine inanmış toplumlarda yasaklanmasına rağmen, günümüzde hâlâ revaçtadır. Martin’in mülâhazaları tahlil edildiğinde de manzara çok farklı değildir. Martin, hakikat teoride öne çıkarılmasına rağmen, Batı’da yalanın her yerde olduğunu, çünkü çocuklara nasıl yalan söyleyeceklerini ailelerin bizzat öğrettiğini iddia etmektedir. Postmodernite, haz duygusunun her türlü yolla tatminini hoş görme ve her fikre saygılı olma anlayışıyla, yalan söylemeyi kolaylaştırmış, hattâ imaj kültürüyle daha da teşvik etmiştir. Martin’e göre, bu teşvik, kahredici yalan anlayışının temellerinden birini teşkil etmektedir. Makaledeki referanslardan biri olarak sunulan Ford’a göre ise toplum öyle bir hâl sergilemektedir ki, insanlar bozulmamış gerçeğe ve doğruya tahammül etmekte zorlanır hâle gelmişlerdir. İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimindedirler. İnsanların büyük bir kısmı tabiatta ve sosyal hayatta kendi rollerinin ehemmiyetsizliğini kabul etmeme eğilimi göstermekte, başkalarının kendi konumlarıyla alâkalı yalanlarını doğru saymaya hevesli görünmektedirler. Hattâ ne acıdır ki, bu konularda kendi kendilerini dahi aldatmaktan kaçınmamaktadırlar. Belli ki, insanlar kâinattaki yerlerini konumlandırırken, nihilist ve ateist felsefelerin de tesiriyle şişirilmiş egoları sebebiyle, Cenab-ı Rabbü’l-A’lemin’le aralarında Hâlık-mahluk münasebetini kuramadıklarından, kendi hiç hükmündeki varlık seviyelerini kabullenmekte zorlanmakta ve kendi kendilerine yalan söyleme küçüklüğüne düşmektedirler.
Batılı psikologların ifadeleri de modern Batı toplumlarında yalan karşısında düşülen acziyetin itirafının izlerini taşır. Çocuklarda yalanın gelişmesini incelemiş olan Maria Vasek, yalan için gerekli olan maharetler(!) olmadan insanın var olamayacağını savunurken, benzer hatadan kendini alıkoyamayan Nyberg ise, yalanı; “dünyayı düzene sokmak için başvurulan, birbirinden farklı fertlerin aralarındaki problemleri çözmelerini sağlayan, acıyla başa çıkabilmeye yardımcı olan, ferdiyetçiliği yakalayabilmeye destek veren ve insanı hayata bağlayan bir mekanizma olarak ” görmektedir.
Yalan: Bir yalın yılan
Dünyevîleşen insan, var oluşunu ebedî âleme göre değil de, gelip geçici dünya hayatına göre mânâlandırdığından ciddi bir aldanma süreci yaşamaktadır. Günümüzde insanoğlu, modernite rüzgârlarıyla aslına ve ruhuna yabancılaşma yoluna sevk edilmiştir. Moderniteyi takip eden süreçte ise, maddî-mânevî her şeyi paramparça ederek anlamlandırmaya çalışan yıkıcı postmodern felsefelerle insanlık iyiden iyiye sersemletilmiş durumdadır. İnsanların, “Neciyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını kendi kendilerine ve birbirlerine sormamaları için neredeyse her şey yapılmaktadır. Kitle iletişim vasıtalarında ve Holywood’un başını çektiği filmlerde sürekli işlenen hayatı hızlı yaşama felsefesi, insanları âdeta hızlı yaşamaya şartlandırmaktadır. Var olmanın esas gâyesi olarak dünyadan kâm alma –bugünkü moda tabiriyle keyif alma– tüketim çılgınlığıyla birlikte empoze edilmektedir. Âdeta insanlar, varlığını ve birliğini kâinatın her zerresinde hadsiz mühürlerle bildiren Vacibü’l-Vücud, haşa ‘sanki yokmuş’ gibi bir hayat sürmeye mahkum edilmektedir. Ve bu akıl almaz oyunda başrol ise hakikatin hilâfından başka bir şey olmayan ‘yalan’a verilmiştir. Evet bugün yalan, (onu yasaklayan dinlere ve öğretilere rağmen) belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar revaçtadır.
Garbi yeli, garbi yeli, ne esersin deli deli
Tim Rayment’in 20 Kasım 2005 tarihli The Sunday Times gazetesinde yazdığı “Hakikat Elle Tutulamayacak Kadar Yakıcı Mı?” başlıklı makalesinde ve araştırmacı Brian Martin’in Social Anarchism dergisinin 35. sayısında kaleme aldığı “Daha İyi Bir Dünya İçin Yalan Söylemek” başlığını taşıyan ilmî makalesinde, yalana karşı takınılan genel tutum ve mülâhazalar açıkça gözler önüne serilmektedir. Rayment’ın ifadelerine göre Batı’da yalan/yalan söyleme, delilik sınırında bir ömür süren ve sonunda da deliren nihilist felsefeci Nietzsche’nin: “Yaşamak için yalanlara ihtiyacımız var.” hezeyanıyla paralellik arz eder. Batı’da ‘yalan’, en az ‘hakikat’ kadar hayatın bir parçası hâline gelmiş durumdadır. Öyle ki eskiden beri, bir şekilde insanın kendi çıkarlarını korumak, bir kâr veya fayda elde etmek için söylediğine inanılan yalanı, bugün herhangi bir psikolojik hastalığı olmayan ve toplumda çok başarılı kabul edilen insanlar bile görünür hiçbir makul sebep olmadığı hâlde söyler duruma gelmiştir. Toplumda hemen herkesin her fırsatta yalan söylemeye meyilli olması, insanlarda ‘doğruyu söylese de nasıl olsa inanılmayacağı’ düşüncesini oluşturduğundan, hakikati söylemek sanki lüzumsuz ve kıymetsiz bir hâl almaktadır. Bu menfî durum da, yeni yalanlardan oluşan fasit daireler doğurmaktadır.
New Scientist dergisinin 253 ayrı araştırmaya dayanarak ilân ettiği bir rapora göre, insanlar inandırıcı yalan söyleme konusunda o derece ustalaşmışlar ki, ortaya çıkarılan yalan nispeti, yaklaşık % 53’tür. Bu nispete, yalanları ortaya çıkarma hakkında uzmanlaşmış polislerin, psikologların, terapistlerin ve hakimlerin söz ve fiilleri de dâhildir.
Dr. Sean Spence, British Research dergisinde, insanlar yalan söylemeye karar verdiğinde beyinde ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya koyan bir makale yayımladı. Bu araştırma, yalan söylemek için yapılan her teşebbüste prefrontal korteksin hep aynı bölgesinde yoğun bir uyarılma faaliyeti oluştuğunu ortaya çıkardı. Öfke ve saldırganlık dâhil otomatik olarak amigdala bölgesinde oluşan dürtülerin iradî olarak kontrol edilmesinde vazifeli prefrontal korteks bölgesiyle, yalan söyleme anında yoğun şekilde uyarılan bölgenin aynı olması dikkat çekiciydi. Buradan çıkan neticeye göre, yalan söyleme durumu oluştuğunda, hem doğru hem de yalan söylemeye müsait yapıdaki insan fıtratında mündemiç olan hakikati söyleme eğilimi, beyindeki bu bölgenin otomatik olarak artan uyarılma faaliyetleriyle bastırılmaya çalışılır. Spence’in tespitlerine göre, yalan söyleme durumunda beynin sergilediği bastırma ve direnç gösterme faaliyetinin yoğunluğu, diğer dürtüleri kontrol etmede gösterilen aktivite derecesinden oldukça yüksek seyretmektedir. Bu araştırmanın ortaya koyduğu önemli hakikat şudur ki, aslında yalan söylemek, gayrifıtrîdir ve bozulmamış insan için hakikati söylemekten çok ama çok daha zordur.
Kant, Augustine ve Aquinas’ın temellerini attığı Hristiyan ahlâkına göre yalan çok hususi hâller hâricinde bu dine inanmış toplumlarda yasaklanmasına rağmen, günümüzde hâlâ revaçtadır. Martin’in mülâhazaları tahlil edildiğinde de manzara çok farklı değildir. Martin, hakikat teoride öne çıkarılmasına rağmen, Batı’da yalanın her yerde olduğunu, çünkü çocuklara nasıl yalan söyleyeceklerini ailelerin bizzat öğrettiğini iddia etmektedir. Postmodernite, haz duygusunun her türlü yolla tatminini hoş görme ve her fikre saygılı olma anlayışıyla, yalan söylemeyi kolaylaştırmış, hattâ imaj kültürüyle daha da teşvik etmiştir. Martin’e göre, bu teşvik, kahredici yalan anlayışının temellerinden birini teşkil etmektedir. Makaledeki referanslardan biri olarak sunulan Ford’a göre ise toplum öyle bir hâl sergilemektedir ki, insanlar bozulmamış gerçeğe ve doğruya tahammül etmekte zorlanır hâle gelmişlerdir. İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimindedirler. İnsanların büyük bir kısmı tabiatta ve sosyal hayatta kendi rollerinin ehemmiyetsizliğini kabul etmeme eğilimi göstermekte, başkalarının kendi konumlarıyla alâkalı yalanlarını doğru saymaya hevesli görünmektedirler. Hattâ ne acıdır ki, bu konularda kendi kendilerini dahi aldatmaktan kaçınmamaktadırlar. Belli ki, insanlar kâinattaki yerlerini konumlandırırken, nihilist ve ateist felsefelerin de tesiriyle şişirilmiş egoları sebebiyle, Cenab-ı Rabbü’l-A’lemin’le aralarında Hâlık-mahluk münasebetini kuramadıklarından, kendi hiç hükmündeki varlık seviyelerini kabullenmekte zorlanmakta ve kendi kendilerine yalan söyleme küçüklüğüne düşmektedirler.
Batılı psikologların ifadeleri de modern Batı toplumlarında yalan karşısında düşülen acziyetin itirafının izlerini taşır. Çocuklarda yalanın gelişmesini incelemiş olan Maria Vasek, yalan için gerekli olan maharetler(!) olmadan insanın var olamayacağını savunurken, benzer hatadan kendini alıkoyamayan Nyberg ise, yalanı; “dünyayı düzene sokmak için başvurulan, birbirinden farklı fertlerin aralarındaki problemleri çözmelerini sağlayan, acıyla başa çıkabilmeye yardımcı olan, ferdiyetçiliği yakalayabilmeye destek veren ve insanı hayata bağlayan bir mekanizma olarak ” görmektedir.