SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL


PDA

Tüm Versiyonu Göster : İnsan Tabiatına Farklı Bir Yaklaşımİnsan Tabiatına Farklı Bir Yaklaşım


ALbaTRoS
08-01-2007, 21:59
İnsan Tabiatına Farklı Bir Yaklaşım
* 20. yüzyılın eğitim ve öğretim hayatına hâkim olan, ‘Uygun şartlar
sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilir!’ anlayışı, bugün yerini hangi anlayışa bırakmaya başlamıştır?
* İnsanların mizaç ve kişilik özellikleriyle, yapacağı iş ve meslekler arasında nasıl bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır?
* ‘İnsanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme’ anlayışı bugün neden yanlış ve eksik bulunmaktadır?
* İnsanlara verilecek eğitim-öğretim ve rehberlik hizmetlerinde,
şahsın öğrenme tarzlarını, mizaç, algı ve idrak motiflerini
dikkate almak neden önemlidir?
* Günümüzde insan eğitimiyle ilgilenenler, neden istedikleri ölçüde
tesirli olamamaktadır?


Günümüzde çeşitli problemlerin çözümünde, “insan merkezli” yaklaşımlar, daha fazla öne çıkmaktadır. İnsanın parça değil, çok boyutlu dinamik bir sistem ve bütün olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, meslek seçiminde, çocuk terbiyesinde ve insanlara verilecek görevlerde mizaç ve kişiliğin ihmal edilemez faktörler olduğu gün yüzüne çıktı. İnsan kaynaklarının verimlilik ve istihdamında kullanılan temel yaklaşımlar değişmeye başladı.1 Eski anlayışa göre, uygun şartlar sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilirdi. İnsan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılması yönündeki yeni anlayışa geçilmeden önce; Batı dünyasındaki araştırma merkezlerinde ve eğitim dünyasında mevcut temel sorular şunlardı: Sebepler plânında insana tesir eden hususlar ağırlıklı olarak irsiyet (kalıtım) mi, yoksa çevre mi? Kendisini şekillendirmede insan ne ölçüde özne, ne ölçüde nesnedir? İrade, azim ve aklımızla kendimizi ve dış dünyayı değiştirmede ne ölçüde özne durumundayız? Şuuraltı birikimleri, çevre ve kültürün tesiri ne ölçüdedir? Modern bilim perspektifinde yapılan psikolojik ve pedagojik araştırmalar, kalıtım ve çevre konusunda nihaî karara ulaşamazken, Kur'an-ı Kerim'de ve hadîs-i şeriflerde, insanın değişen ve değişmeyen yönleri, terbiyeye açık yanları veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Kur'an ve sünnetin rehberliğinde yürüyen akl-ı selim sahibi birçok insan; irsiyet (genetik) ve çevrenin insanı birlikte şekillendirdiğine, insanın hem özne, hem de nesne olduğuna, genetik yapının çevre vasıtasıyla kendini ortaya koyduğuna, insan fıtratında yaratılıştan gelen unsurların bulunduğuna ve bunun değiştirilemeyeceğine, sadece iyiye veya kötüye yönlendirilebileceğine, bu yönlendirmede dua, tevekkül ve ibadetle beslenen vicdan kültürünün önemli olduğuna inanmaktadır.

Akl-ı selim sahibi kimselerin bu sentezci ve dengeli yaklaşımı, 2000'li yıllardan itibaren insanın verimliliği, performansı ve mutluluğu üzerine ortaya atılan teori ve yaklaşımların değişmesine yol açmıştır. Günümüzde yeni yeni başlayan bu dengeli yaklaşımın, asırlar önce Kur'an'da ve hadîslerde veciz bir şekilde ifade edildiğini gören Batılı bir araştırmacı, bu ilâhî beyânlardan büyülenmiş ve yazdığı eserine bir hadîsi ve Kur'an-ı Kerim’den bir âyeti serlevha olarak koyma ihtiyacı hissetmiştir. Bu eser, 2001 yılında ABD'deki “Uygulamalı Algı Çalışmaları Merkezi” tarafından yayımlanan “İş Hayatında Kişiliğin El Kitabı” isimli çalışmadır.1

Kariyer plânlama konusuna Kur'an-ı Kerim'in işareti
Yukarıda bahsedilen kitabın ‘Kariyer Plânlama’ başlıklı 10. bölümünde “Allah, hiçbir kuluna kabiliyetini aşan, kaldırabileceğinden daha fazla bir sorumluluk ve görev yüklememiştir.” şeklinde bir serlevha mevcut olup ve bunun Kur'an'dan alındığı belirtilmektedir. Sözkonusu âyet Bakara Sûresi'nın iki yüz ....en altıncı âyetidir.

Batılı araştırmacılar bu âyetin çok boyutlu mânâ hazinesinden birini, meslek seçimi ve görev dağılımında dikkat edilecek hususlar olarak tespit etmişlerdir. Bugün meslek seçimi, kariyer plânlaması ve görev dağıtımında, mizaç, kişilik özellikleri, baskın kabiliyetler ve karakter bir bütün olarak dikkate alınmakta ve yetkinlik-pozisyon analizleri yapılmaktadır. Kişinin fıtratı ve kişilik özellikleri, vazife ve pozisyonla örtüşüyorsa, ona o görev verilmektedir. Pratikte bunu gerçekleştirebilmek için, insanın fıtrat, mizaç ve kişiliği çeşitli temsil, model ve yaklaşımlarla kurgulanmakta, görevin gerektirdiği şartlarla örtüştürülme çalışmaları yapılmaktadır4-5. Farklı insan fıtratlarını tanımlayan modellerde ortak nokta; her fıtratın her iş, görev ve mesleğe uygunluk derecesinin eşit olmadığıdır. Efendimiz'in (sas) insanları sevk ve idaredeki isabetliliği, sahabilere fıtratlarına uygun vazifeler vermesi, bu hakikatin peygamberlerde en iyi şekilde temsil edildiğini gösterir.

Nitekim 13. yüzyılda Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kâmil adlı eserinin 14. bölümünde bu konuya dikkat çekerek, “Herkese kendisi için yaratılan müyesser olur ve her insanın, mizaç ve istidadına göre nasibi takdir edilmiştir. İnsan istidat lisanıyla kendi nasibini aramalıdır ve o yönde meslek edinmelidir.”2 der. Ayrıca birçok Müslüman âlim de, mizacın, meşrebi; meşrebin de meslek ve mezhebi belirlediğini ifade etmektedir. İnsanların mizaç ve istidat bakımından farklı olduğunu en açık şekilde ifade eden bilgileri, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde bulmak mümkündür. 24. Söz’ün İkinci Dal'ında, Zühre, Katre ve Reşha misalleriyle üç ve dokuz farklı insan çeşidinin (taifesinin) hakikate farklı yollarla yolculuğu; 27. Söz'ün Hâtimesi’nde mizaçlara göre ilâçların değişeceği; Lemeat’ta ise, istidat ve terbiyelerin farklılığı açıkça belirtilmektedir.3 Bu açıdan insanların mizaç ve kişilik (fıtrat) özellikleri ile yapacağı iş ve meslekler arasında belli bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır. Bu hakikat günümüzde çeşitli modeller üzerinden pratiğe aktarılmaktadır4-5. Hayatın değişik sahalarında kullanılmakta olan yüzlerce model yaklaşımdan biri olan John Holland tarafından geliştirilen “Kariyer İçin Altı Yol” modeli, konu edilen kitapta geniş olarak anlatılmaktadır.1 Holland modeline göre, altı ana kategoride gerçekleşen mizaç ve meslek örtüşmeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1- Mekanik, el becerisi ağırlıklı, teorik temeli en az olan işlerle ilgili hususlara öncelik veren fıtratlar ve bunlara uygun iş ve meslekler.

2- Araştırma ve sorgulamaya dayalı, teorik ağırlıklı, merak isteği çok güçlü fıtratlar ve bunlara uygun görevler.

3- Güzel sanatlara, yazmaya ve çizmeye yatkın, hisleri ve estetik kabiliyetleri yüksek fıtratlar, bunlara uygun iş ve meslekler.

4- İnsanlarla beraber olmaktan, onlara bir şeyler öğretmekten, hizmet etmekten fıtraten zevk alan kişilikler ve bunlara uygun sosyal iş ve meslekler.

5- Girişimciliğe yatkın, satış-pazarlama ve yönetim kabiliyeti yüksek tacir ruhlu fıtratlar ve onlara uygun meslekler.

6- Bürokratik işlere yatkın, gelenek ve kurallara aşırı derecede düşkün, değişime daha az açık, rutin iş ve görevlerden hoşlanan fıtratlar ve bunlara uygun işler.

Meslek seçiminde, görev ve iş dağılımında, mizaç, kişilik, fıtrat özellikleri yanında, eğitim seviyesi, tecrübeler, değer sistemleri, ilgi profili, ihtiyaçlar, zekâ kapasitesi, kabiliyetler kümesi de dikkate alınmalı ve kişi bütün olarak incelenmeli ve değerlendirilmelidir.

İnsanda neyi değiştirebilir, neyi değiştiremezsiniz?
Kitabın 14. bölümü yukarıdaki başlığı taşımakta ve hemen yan tarafında şu hadîs-i şerif serlevha olarak yer almaktadır: “Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız, buna inanabilirsiniz; fakat bir insanın huyunu (karakterini) değiştirdiğini duyarsanız, inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hâl üzere olur.” (Ahmed bin Hambel, Müsned. 6/443) .

Günümüzde giderek ağırlık kazanan husus, mizaç, karakter ve kişiliğin 9-15 yaşından sonra giderek değişmesi zor hatta imkânsız hâle gelmesidir. İnsan iradesi, şuuru ve vicdanı ise her zaman değişebilen, zayıflayıp güçlenebilen unsurlardır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda rehberlikte, mizaç ve kişilik farklılıklarının dikkate alındığı irade, şuur ve vicdan eğitimleri öncelikli hâle gelecektir.

İnsanlar niçin diğer insanları sınıflandırma ve etiketleme ihtiyacı duyar?
Kitabın 14. bölümünde insanoğlunun tarih boyunca, kendisini diğer insanlardan ayırmak için hemcinslerini sınıflandırdığı belirtilir. Çünkü insanlar, münasebette olduğu varlık ve insanları belli bir düzende görmek ihtiyacı duyarlar. Özellikle, insanları gruplandırma ve sınıflandırma (haklarında karar verme) insan fıtratında olan bir ihtiyaçtır. İnsanlar hemcinslerini tanımlama, sınıflama ve onları zihinlerinde düzene koymada; burçları, renkleri, bitkileri ve hayvanları temsilî olarak kullanmışlardır. İnsanın fıtrat özellikleri, birçok kültürde ateş, su, hava ve toprağa benzetilerek de sınıflandırılmıştır. Birçok Müslüman âlim de, insanın biyolojik boyutunu, nebatî ve hayvanî yönlerini tanımlamada ve modellemede bu dört unsuru kullanmış; insandaki mizaç farklılıklarının, bu dört unsurun değişik seviyelerde karışımının bir neticesi olduğunu belirtmiştir. Meselâ bazı mizaç yatkınlıkları ve özellikleri, sıcak ve nemli olan havaya, bazı özellikleri sıcak ve kuru olan ateşe, bazıları soğuk ve kuru olan toprağa, bazıları da soğuk ve nemli olan suya benzetilmiştir. Kültür kaynaklarımızda ‘ateşîn mizaçlar’, ‘toprak ve su gibi fıtratlar’ şeklinde insanı tarif edici sıfatlar oldukça yaygındır.

Kişilik yapısı, öğrenilen ve irsiyet yoluyla gelen özelliklerin tamamını ifade eder. Kişiliğin şekillenmesine katkıda bulunan iki temel unsurdan birisi, doğuştan gelen ve belli ölçüde genetik yapıda saklı olan hammadde mesabesindeki potansiyel yatkınlıklardır, bu “mizaç” olarak tanımlanır. Diğeri de, dış çevreyle karşılıklı münasebetler neticesi şekillenen öğrenilmiş kişilik özellikleridir bu da “karakter” olarak tanımlanmaktadır. Meselâ sıcakkanlı, sempatik, sosyal olarak tarif edilen fıtrat ve kişilik özelliklerine nüve teşkil edecek hususlar, diğer bütün fıtrat ve kişilik özellikleri gibi, Yaratıcı'nın insanı yaratırken onun ruhuna verdiği hususiyetlerdir, bunların bedende bir karşılığı (genetik) vardır. Bu rûhî ve genetik hususiyetler, insanın hayat sürecinde çevrenin tesirlerine verdiği cevap ölçüsünde öğrenilmiş unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan insanın öz benliğini ve müteal (aşkın) yönünü örten kişilik yapısının belirgin, zihnî, hissî ve davranış temelli motifleri vardır. İnsandaki benlik (ego) motifleri olarak da tanımlanan kişilik motifleri; içe ve dışa dönük, sosyal, yeniliğe açık veya kapalı, diyaloga yatkın veya değil gibi çeşitli sıfatlarla tanımlanır.

Çevre, kültür ve eğitimin tesiri, büyük ölçüde (sebepler plânında) mizaç özelliklerimizin reaksiyon aralığıyla sınırlıdır. Bu sebeple, insan ne sadece sosyal ve kültürel, ne de genetik determinizmle şekillenen bir varlıktır. Bu tezlerin ortak hususiyeti, hem ruhu, metafiziği ve yaratılışı reddetmeleri, hem de imanın insanda ikinci bir fıtrat inşa etme potansiyelini göz ardı etmeleridir. İnsan doğuştan belli bir rûhî donanım, meyelan (yatkınlık) ve beden yapısıyla yaratılır. Bu toplam potansiyel; sosyal, kültürel ve fizikî çevrenin tesiri altında, insan iradesiyle, şuuruyla ve vicdan kültürüyle etkileşerek mânâlı ve fonksiyonel bir varlık hüviyeti kazanarak insanîleşir.

Kabullenilmesi zor da olsa, rûhen ve fıtraten potansiyel olarak birçok fiili değişik seviyelerde yapmaya yatkın yaratılıyoruz. Yapabileceğimiz şey, bu davranışları, dinimizden kaynaklanan ahlâkî kurallara uygun olarak, irademizle ortaya koyabilmeyi öğrenmektir. Meselâ hırs, inat, haset gibi huylarımız, içe veya dışa dönük mizaç özelliklerimiz yok edilemez; fakat dinin terbiye ediciliği altında, azim, sebat, hayırda yarışma, tefekkür alışkanlığı, murakabe ve muhasebe alışkanlığı kazanma, fedakârlık, digerkâmlık ve aksiyonerlik gibi faziletlere dönüştürülebilir. Bediüzzaman Hazretleri bu hususa 9. Mektup’ta dikkatleri çekmektedir. Günümüzdeki terbiye edicilerin ve eğiticilerin tesirli olamamasını, insanlara ‘Fıtratını inkâr et!’ dercesine, “Düşmanlık etme, öfkelenme, kin besleme, inat etme, hırs gösterme!” şeklinde tavsiyede bulunmalarına bağlar. Çözüm olarak teklif ettiği şey, insan fıtratına konan bu huyların yönlerini değiştirmek, şiddetli olanlarını ahirete ait işlerde, zayıf olanlarını da dünyevî işlerde kullanmaktır.

Kişiliğin mizaç üzerine inşası, iki yoldan biriyle olur. Ya genetik ve kültürel mirasımızı, yaratılıştan gelen rûhî donanımımızın akıntı gücüne uyum sağlayacak ve mizacımızla örtüşecek şekilde kişiliğimizi inşa ederiz veya rûhî donanımımız ve fıtrî temayüllerimize bağlı akıntı gücünü göz ardı ederek, mizacımızla örtüşmeyen bir karakter ve kişiliği (irademizi zorlayarak) mizacımızın üzerine inşa etmeye çalışırız. Ahlâkî karakterleri, mizaç özelliklerinin üzerine bir nakış gibi dokuyarak kişi karakter eğitiminden geçirilirse, insan gerçek anlamda “insan” olur (insan-ı kâmil) ve hayra yönelir. Akl-ı selim sahibi eğitimcilerin üzerinde hemfikir olduğu husus; ferdin ideal (insan-ı kâmil istikametinde) gelişimi, kişinin hayatta gerçekleştirmeyi istediği şeyler, onun rûhî yapısıyla, genetik ve kültürel mirasıyla uyum içinde olduğunda söz konusu olabilmesidir. Bir kişinin, sıcakkanlı ve sosyal olmaya yatkın yaratılmış olması, pratikteki tercihlerinde her zaman cebrî ve zorlayıcı olmamakla birlikte bunlara rengini muhakkak verir. Bu fıtrattaki kişiler genellikle sosyal aktivitelerin içinde (meselâ bir dernek başkanı, organizatör veya politikacı da olabilir) yer alırlar. Bu tip insanlar arasında nadiren de olsa, münzevî yaşamaya yatkın zühd insanları da çıkabilir. Bu ikinci durumda da mizaç yine devreye girer ve kişiyi, tek başına yaşayan ve yalnız ibadet eden bir zâhid olmaktan ziyade, bir grup arkadaşıyla yaşamayı tercih eden bir zâhid yapar. Yine mizacının gereği olarak sıcak, sempatik ve kucaklayıcı davranan bir kişi olur. Çünkü mizacı gereği, sosyal, sempatik ve grup içinde yaşamaya yatkın bir fıtratı vardır. Bu meseleyi Bediüzzaman Lemeat'ta mealen şöyle ifade etmektedir: İki mizaca göre teferruatta hakikat sabit değil, izâfî ve karmaşıktır. Konuya müdahil olan sorumlu mizaçlar, mizaç eğilimlerine bir hisse verip, ona göre hareket ederler. Her mezhebin ve düşünce ekolünün veya yaklaşımın sahibi, konu hakkında akıl yürütürken, ispat ederken, meseleyi toparlarken, mizaç eğilimleri devreye girer. Ortaya koyduğu şeyleri, mutlak doğru hükmeder. Düşünce ekolünün ve yaklaşımının sınırı, mizacındaki eğilimlere göre belirlenir.

Eğitim ve öğretimde yeni yaklaşımlar
Eskiden insanın her türlü eksikliğinin eğitim yoluyla giderilebileceği anlayışı hâkim iken, bugün, bazı farklılık ve yetersizliklerin, doğuştan geldiği, dolayısıyla ortadan kaldırılamayacağına inanılmaktadır. Eskiden işletmelerde sadece gözden kaçan hususlar ve eksiklikler tespit edilip doldurulmaya çalışılırken, yeni anlayışta buna ilâveten, insanın mizaç, karakter ve kişilik özellikleri de belirlenmekte, ferdî farklılıkların vazife ve pozisyonla ne derece örtüştüğüne bakılmaktadır. Çünkü doğuştan getirdiğimiz mizaç ve sonradan inşa edilen kişilik özelliklerimiz, ihmal edilemeyecek kadar önemli ve sınırlayıcı çizgiler oluşturmaktadır. Verimlilik ve performansı artırmak için “insanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme” düşüncesi, buna rağmen büyük ölçüde devam etmektedir. İnsanlardan azamî istifade hususundaki yeni ve daha doğru olan anlayışa göre, insanlara verilecek eğitim-öğretim ile rehberlik hizmetleri, şahsın mizaç ve kişilik yapısına, algı, idrak ve öğrenme tarzlarına uygun olmalıdır. Dolayısıyla ders anlatım tekniklerinin, görev ve mesuliyet yükleme kriterlerinin bu istikamette yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Özetlersek, işletmelerdeki insan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılmasında, ebeveynlerin sağlıklı bir benlik ve kişiliğe sahip çocuklar yetiştirmelerinde, eğitim ve öğretimde her çocuğa ulaşabilmede, mizaç farklılıklarına göre rehberlik hizmeti sunmada, insanların rûhen itminana ulaşabilecekleri ve yüksek performans sergileyebilecekleri meslekleri tercih etmelerinde; mizaç, karakter ve kişilik özellikleri, karar verme safhasında dikkate alınması gereken parametrelerdir. 20. yüzyıl toplumlarının göz ardı ettiği mizaç, karakter ve kişilik faktörünün önemi Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir. “Her insan kendi mizacı, karakteri (şakile) üzerinde hareket eder.” (İsra, 84) . Gelişmeler gösteriyor ki, bu âyetin derin mânâları, 21. yüzyılda yapılacak ilmî tespitlerle, hem akademik dünyada, hem de gündelik hayatta daha iyi anlaşılacaktır.İnsan Tabiatına Farklı Bir Yaklaşım
* 20. yüzyılın eğitim ve öğretim hayatına hâkim olan, ‘Uygun şartlar
sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilir!’ anlayışı, bugün yerini hangi anlayışa bırakmaya başlamıştır?
* İnsanların mizaç ve kişilik özellikleriyle, yapacağı iş ve meslekler arasında nasıl bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır?
* ‘İnsanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme’ anlayışı bugün neden yanlış ve eksik bulunmaktadır?
* İnsanlara verilecek eğitim-öğretim ve rehberlik hizmetlerinde,
şahsın öğrenme tarzlarını, mizaç, algı ve idrak motiflerini
dikkate almak neden önemlidir?
* Günümüzde insan eğitimiyle ilgilenenler, neden istedikleri ölçüde
tesirli olamamaktadır?


Günümüzde çeşitli problemlerin çözümünde, “insan merkezli” yaklaşımlar, daha fazla öne çıkmaktadır. İnsanın parça değil, çok boyutlu dinamik bir sistem ve bütün olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, meslek seçiminde, çocuk terbiyesinde ve insanlara verilecek görevlerde mizaç ve kişiliğin ihmal edilemez faktörler olduğu gün yüzüne çıktı. İnsan kaynaklarının verimlilik ve istihdamında kullanılan temel yaklaşımlar değişmeye başladı.1 Eski anlayışa göre, uygun şartlar sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilirdi. İnsan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılması yönündeki yeni anlayışa geçilmeden önce; Batı dünyasındaki araştırma merkezlerinde ve eğitim dünyasında mevcut temel sorular şunlardı: Sebepler plânında insana tesir eden hususlar ağırlıklı olarak irsiyet (kalıtım) mi, yoksa çevre mi? Kendisini şekillendirmede insan ne ölçüde özne, ne ölçüde nesnedir? İrade, azim ve aklımızla kendimizi ve dış dünyayı değiştirmede ne ölçüde özne durumundayız? Şuuraltı birikimleri, çevre ve kültürün tesiri ne ölçüdedir? Modern bilim perspektifinde yapılan psikolojik ve pedagojik araştırmalar, kalıtım ve çevre konusunda nihaî karara ulaşamazken, Kur'an-ı Kerim'de ve hadîs-i şeriflerde, insanın değişen ve değişmeyen yönleri, terbiyeye açık yanları veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Kur'an ve sünnetin rehberliğinde yürüyen akl-ı selim sahibi birçok insan; irsiyet (genetik) ve çevrenin insanı birlikte şekillendirdiğine, insanın hem özne, hem de nesne olduğuna, genetik yapının çevre vasıtasıyla kendini ortaya koyduğuna, insan fıtratında yaratılıştan gelen unsurların bulunduğuna ve bunun değiştirilemeyeceğine, sadece iyiye veya kötüye yönlendirilebileceğine, bu yönlendirmede dua, tevekkül ve ibadetle beslenen vicdan kültürünün önemli olduğuna inanmaktadır.

Akl-ı selim sahibi kimselerin bu sentezci ve dengeli yaklaşımı, 2000'li yıllardan itibaren insanın verimliliği, performansı ve mutluluğu üzerine ortaya atılan teori ve yaklaşımların değişmesine yol açmıştır. Günümüzde yeni yeni başlayan bu dengeli yaklaşımın, asırlar önce Kur'an'da ve hadîslerde veciz bir şekilde ifade edildiğini gören Batılı bir araştırmacı, bu ilâhî beyânlardan büyülenmiş ve yazdığı eserine bir hadîsi ve Kur'an-ı Kerim’den bir âyeti serlevha olarak koyma ihtiyacı hissetmiştir. Bu eser, 2001 yılında ABD'deki “Uygulamalı Algı Çalışmaları Merkezi” tarafından yayımlanan “İş Hayatında Kişiliğin El Kitabı” isimli çalışmadır.1

Kariyer plânlama konusuna Kur'an-ı Kerim'in işareti
Yukarıda bahsedilen kitabın ‘Kariyer Plânlama’ başlıklı 10. bölümünde “Allah, hiçbir kuluna kabiliyetini aşan, kaldırabileceğinden daha fazla bir sorumluluk ve görev yüklememiştir.” şeklinde bir serlevha mevcut olup ve bunun Kur'an'dan alındığı belirtilmektedir. Sözkonusu âyet Bakara Sûresi'nın iki yüz ....en altıncı âyetidir.

Batılı araştırmacılar bu âyetin çok boyutlu mânâ hazinesinden birini, meslek seçimi ve görev dağılımında dikkat edilecek hususlar olarak tespit etmişlerdir. Bugün meslek seçimi, kariyer plânlaması ve görev dağıtımında, mizaç, kişilik özellikleri, baskın kabiliyetler ve karakter bir bütün olarak dikkate alınmakta ve yetkinlik-pozisyon analizleri yapılmaktadır. Kişinin fıtratı ve kişilik özellikleri, vazife ve pozisyonla örtüşüyorsa, ona o görev verilmektedir. Pratikte bunu gerçekleştirebilmek için, insanın fıtrat, mizaç ve kişiliği çeşitli temsil, model ve yaklaşımlarla kurgulanmakta, görevin gerektirdiği şartlarla örtüştürülme çalışmaları yapılmaktadır4-5. Farklı insan fıtratlarını tanımlayan modellerde ortak nokta; her fıtratın her iş, görev ve mesleğe uygunluk derecesinin eşit olmadığıdır. Efendimiz'in (sas) insanları sevk ve idaredeki isabetliliği, sahabilere fıtratlarına uygun vazifeler vermesi, bu hakikatin peygamberlerde en iyi şekilde temsil edildiğini gösterir.

Nitekim 13. yüzyılda Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kâmil adlı eserinin 14. bölümünde bu konuya dikkat çekerek, “Herkese kendisi için yaratılan müyesser olur ve her insanın, mizaç ve istidadına göre nasibi takdir edilmiştir. İnsan istidat lisanıyla kendi nasibini aramalıdır ve o yönde meslek edinmelidir.”2 der. Ayrıca birçok Müslüman âlim de, mizacın, meşrebi; meşrebin de meslek ve mezhebi belirlediğini ifade etmektedir. İnsanların mizaç ve istidat bakımından farklı olduğunu en açık şekilde ifade eden bilgileri, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde bulmak mümkündür. 24. Söz’ün İkinci Dal'ında, Zühre, Katre ve Reşha misalleriyle üç ve dokuz farklı insan çeşidinin (taifesinin) hakikate farklı yollarla yolculuğu; 27. Söz'ün Hâtimesi’nde mizaçlara göre ilâçların değişeceği; Lemeat’ta ise, istidat ve terbiyelerin farklılığı açıkça belirtilmektedir.3 Bu açıdan insanların mizaç ve kişilik (fıtrat) özellikleri ile yapacağı iş ve meslekler arasında belli bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır. Bu hakikat günümüzde çeşitli modeller üzerinden pratiğe aktarılmaktadır4-5. Hayatın değişik sahalarında kullanılmakta olan yüzlerce model yaklaşımdan biri olan John Holland tarafından geliştirilen “Kariyer İçin Altı Yol” modeli, konu edilen kitapta geniş olarak anlatılmaktadır.1 Holland modeline göre, altı ana kategoride gerçekleşen mizaç ve meslek örtüşmeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1- Mekanik, el becerisi ağırlıklı, teorik temeli en az olan işlerle ilgili hususlara öncelik veren fıtratlar ve bunlara uygun iş ve meslekler.

2- Araştırma ve sorgulamaya dayalı, teorik ağırlıklı, merak isteği çok güçlü fıtratlar ve bunlara uygun görevler.

3- Güzel sanatlara, yazmaya ve çizmeye yatkın, hisleri ve estetik kabiliyetleri yüksek fıtratlar, bunlara uygun iş ve meslekler.

4- İnsanlarla beraber olmaktan, onlara bir şeyler öğretmekten, hizmet etmekten fıtraten zevk alan kişilikler ve bunlara uygun sosyal iş ve meslekler.

5- Girişimciliğe yatkın, satış-pazarlama ve yönetim kabiliyeti yüksek tacir ruhlu fıtratlar ve onlara uygun meslekler.

6- Bürokratik işlere yatkın, gelenek ve kurallara aşırı derecede düşkün, değişime daha az açık, rutin iş ve görevlerden hoşlanan fıtratlar ve bunlara uygun işler.

Meslek seçiminde, görev ve iş dağılımında, mizaç, kişilik, fıtrat özellikleri yanında, eğitim seviyesi, tecrübeler, değer sistemleri, ilgi profili, ihtiyaçlar, zekâ kapasitesi, kabiliyetler kümesi de dikkate alınmalı ve kişi bütün olarak incelenmeli ve değerlendirilmelidir.

İnsanda neyi değiştirebilir, neyi değiştiremezsiniz?
Kitabın 14. bölümü yukarıdaki başlığı taşımakta ve hemen yan tarafında şu hadîs-i şerif serlevha olarak yer almaktadır: “Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız, buna inanabilirsiniz; fakat bir insanın huyunu (karakterini) değiştirdiğini duyarsanız, inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hâl üzere olur.” (Ahmed bin Hambel, Müsned. 6/443) .

Günümüzde giderek ağırlık kazanan husus, mizaç, karakter ve kişiliğin 9-15 yaşından sonra giderek değişmesi zor hatta imkânsız hâle gelmesidir. İnsan iradesi, şuuru ve vicdanı ise her zaman değişebilen, zayıflayıp güçlenebilen unsurlardır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda rehberlikte, mizaç ve kişilik farklılıklarının dikkate alındığı irade, şuur ve vicdan eğitimleri öncelikli hâle gelecektir.

İnsanlar niçin diğer insanları sınıflandırma ve etiketleme ihtiyacı duyar?
Kitabın 14. bölümünde insanoğlunun tarih boyunca, kendisini diğer insanlardan ayırmak için hemcinslerini sınıflandırdığı belirtilir. Çünkü insanlar, münasebette olduğu varlık ve insanları belli bir düzende görmek ihtiyacı duyarlar. Özellikle, insanları gruplandırma ve sınıflandırma (haklarında karar verme) insan fıtratında olan bir ihtiyaçtır. İnsanlar hemcinslerini tanımlama, sınıflama ve onları zihinlerinde düzene koymada; burçları, renkleri, bitkileri ve hayvanları temsilî olarak kullanmışlardır. İnsanın fıtrat özellikleri, birçok kültürde ateş, su, hava ve toprağa benzetilerek de sınıflandırılmıştır. Birçok Müslüman âlim de, insanın biyolojik boyutunu, nebatî ve hayvanî yönlerini tanımlamada ve modellemede bu dört unsuru kullanmış; insandaki mizaç farklılıklarının, bu dört unsurun değişik seviyelerde karışımının bir neticesi olduğunu belirtmiştir. Meselâ bazı mizaç yatkınlıkları ve özellikleri, sıcak ve nemli olan havaya, bazı özellikleri sıcak ve kuru olan ateşe, bazıları soğuk ve kuru olan toprağa, bazıları da soğuk ve nemli olan suya benzetilmiştir. Kültür kaynaklarımızda ‘ateşîn mizaçlar’, ‘toprak ve su gibi fıtratlar’ şeklinde insanı tarif edici sıfatlar oldukça yaygındır.

Kişilik yapısı, öğrenilen ve irsiyet yoluyla gelen özelliklerin tamamını ifade eder. Kişiliğin şekillenmesine katkıda bulunan iki temel unsurdan birisi, doğuştan gelen ve belli ölçüde genetik yapıda saklı olan hammadde mesabesindeki potansiyel yatkınlıklardır, bu “mizaç” olarak tanımlanır. Diğeri de, dış çevreyle karşılıklı münasebetler neticesi şekillenen öğrenilmiş kişilik özellikleridir bu da “karakter” olarak tanımlanmaktadır. Meselâ sıcakkanlı, sempatik, sosyal olarak tarif edilen fıtrat ve kişilik özelliklerine nüve teşkil edecek hususlar, diğer bütün fıtrat ve kişilik özellikleri gibi, Yaratıcı'nın insanı yaratırken onun ruhuna verdiği hususiyetlerdir, bunların bedende bir karşılığı (genetik) vardır. Bu rûhî ve genetik hususiyetler, insanın hayat sürecinde çevrenin tesirlerine verdiği cevap ölçüsünde öğrenilmiş unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan insanın öz benliğini ve müteal (aşkın) yönünü örten kişilik yapısının belirgin, zihnî, hissî ve davranış temelli motifleri vardır. İnsandaki benlik (ego) motifleri olarak da tanımlanan kişilik motifleri; içe ve dışa dönük, sosyal, yeniliğe açık veya kapalı, diyaloga yatkın veya değil gibi çeşitli sıfatlarla tanımlanır.

Çevre, kültür ve eğitimin tesiri, büyük ölçüde (sebepler plânında) mizaç özelliklerimizin reaksiyon aralığıyla sınırlıdır. Bu sebeple, insan ne sadece sosyal ve kültürel, ne de genetik determinizmle şekillenen bir varlıktır. Bu tezlerin ortak hususiyeti, hem ruhu, metafiziği ve yaratılışı reddetmeleri, hem de imanın insanda ikinci bir fıtrat inşa etme potansiyelini göz ardı etmeleridir. İnsan doğuştan belli bir rûhî donanım, meyelan (yatkınlık) ve beden yapısıyla yaratılır. Bu toplam potansiyel; sosyal, kültürel ve fizikî çevrenin tesiri altında, insan iradesiyle, şuuruyla ve vicdan kültürüyle etkileşerek mânâlı ve fonksiyonel bir varlık hüviyeti kazanarak insanîleşir.

Kabullenilmesi zor da olsa, rûhen ve fıtraten potansiyel olarak birçok fiili değişik seviyelerde yapmaya yatkın yaratılıyoruz. Yapabileceğimiz şey, bu davranışları, dinimizden kaynaklanan ahlâkî kurallara uygun olarak, irademizle ortaya koyabilmeyi öğrenmektir. Meselâ hırs, inat, haset gibi huylarımız, içe veya dışa dönük mizaç özelliklerimiz yok edilemez; fakat dinin terbiye ediciliği altında, azim, sebat, hayırda yarışma, tefekkür alışkanlığı, murakabe ve muhasebe alışkanlığı kazanma, fedakârlık, digerkâmlık ve aksiyonerlik gibi faziletlere dönüştürülebilir. Bediüzzaman Hazretleri bu hususa 9. Mektup’ta dikkatleri çekmektedir. Günümüzdeki terbiye edicilerin ve eğiticilerin tesirli olamamasını, insanlara ‘Fıtratını inkâr et!’ dercesine, “Düşmanlık etme, öfkelenme, kin besleme, inat etme, hırs gösterme!” şeklinde tavsiyede bulunmalarına bağlar. Çözüm olarak teklif ettiği şey, insan fıtratına konan bu huyların yönlerini değiştirmek, şiddetli olanlarını ahirete ait işlerde, zayıf olanlarını da dünyevî işlerde kullanmaktır.

Kişiliğin mizaç üzerine inşası, iki yoldan biriyle olur. Ya genetik ve kültürel mirasımızı, yaratılıştan gelen rûhî donanımımızın akıntı gücüne uyum sağlayacak ve mizacımızla örtüşecek şekilde kişiliğimizi inşa ederiz veya rûhî donanımımız ve fıtrî temayüllerimize bağlı akıntı gücünü göz ardı ederek, mizacımızla örtüşmeyen bir karakter ve kişiliği (irademizi zorlayarak) mizacımızın üzerine inşa etmeye çalışırız. Ahlâkî karakterleri, mizaç özelliklerinin üzerine bir nakış gibi dokuyarak kişi karakter eğitiminden geçirilirse, insan gerçek anlamda “insan” olur (insan-ı kâmil) ve hayra yönelir. Akl-ı selim sahibi eğitimcilerin üzerinde hemfikir olduğu husus; ferdin ideal (insan-ı kâmil istikametinde) gelişimi, kişinin hayatta gerçekleştirmeyi istediği şeyler, onun rûhî yapısıyla, genetik ve kültürel mirasıyla uyum içinde olduğunda söz konusu olabilmesidir. Bir kişinin, sıcakkanlı ve sosyal olmaya yatkın yaratılmış olması, pratikteki tercihlerinde her zaman cebrî ve zorlayıcı olmamakla birlikte bunlara rengini muhakkak verir. Bu fıtrattaki kişiler genellikle sosyal aktivitelerin içinde (meselâ bir dernek başkanı, organizatör veya politikacı da olabilir) yer alırlar. Bu tip insanlar arasında nadiren de olsa, münzevî yaşamaya yatkın zühd insanları da çıkabilir. Bu ikinci durumda da mizaç yine devreye girer ve kişiyi, tek başına yaşayan ve yalnız ibadet eden bir zâhid olmaktan ziyade, bir grup arkadaşıyla yaşamayı tercih eden bir zâhid yapar. Yine mizacının gereği olarak sıcak, sempatik ve kucaklayıcı davranan bir kişi olur. Çünkü mizacı gereği, sosyal, sempatik ve grup içinde yaşamaya yatkın bir fıtratı vardır. Bu meseleyi Bediüzzaman Lemeat'ta mealen şöyle ifade etmektedir: İki mizaca göre teferruatta hakikat sabit değil, izâfî ve karmaşıktır. Konuya müdahil olan sorumlu mizaçlar, mizaç eğilimlerine bir hisse verip, ona göre hareket ederler. Her mezhebin ve düşünce ekolünün veya yaklaşımın sahibi, konu hakkında akıl yürütürken, ispat ederken, meseleyi toparlarken, mizaç eğilimleri devreye girer. Ortaya koyduğu şeyleri, mutlak doğru hükmeder. Düşünce ekolünün ve yaklaşımının sınırı, mizacındaki eğilimlere göre belirlenir.

Eğitim ve öğretimde yeni yaklaşımlar
Eskiden insanın her türlü eksikliğinin eğitim yoluyla giderilebileceği anlayışı hâkim iken, bugün, bazı farklılık ve yetersizliklerin, doğuştan geldiği, dolayısıyla ortadan kaldırılamayacağına inanılmaktadır. Eskiden işletmelerde sadece gözden kaçan hususlar ve eksiklikler tespit edilip doldurulmaya çalışılırken, yeni anlayışta buna ilâveten, insanın mizaç, karakter ve kişilik özellikleri de belirlenmekte, ferdî farklılıkların vazife ve pozisyonla ne derece örtüştüğüne bakılmaktadır. Çünkü doğuştan getirdiğimiz mizaç ve sonradan inşa edilen kişilik özelliklerimiz, ihmal edilemeyecek kadar önemli ve sınırlayıcı çizgiler oluşturmaktadır. Verimlilik ve performansı artırmak için “insanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme” düşüncesi, buna rağmen büyük ölçüde devam etmektedir. İnsanlardan azamî istifade hususundaki yeni ve daha doğru olan anlayışa göre, insanlara verilecek eğitim-öğretim ile rehberlik hizmetleri, şahsın mizaç ve kişilik yapısına, algı, idrak ve öğrenme tarzlarına uygun olmalıdır. Dolayısıyla ders anlatım tekniklerinin, görev ve mesuliyet yükleme kriterlerinin bu istikamette yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Özetlersek, işletmelerdeki insan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılmasında, ebeveynlerin sağlıklı bir benlik ve kişiliğe sahip çocuklar yetiştirmelerinde, eğitim ve öğretimde her çocuğa ulaşabilmede, mizaç farklılıklarına göre rehberlik hizmeti sunmada, insanların rûhen itminana ulaşabilecekleri ve yüksek performans sergileyebilecekleri meslekleri tercih etmelerinde; mizaç, karakter ve kişilik özellikleri, karar verme safhasında dikkate alınması gereken parametrelerdir. 20. yüzyıl toplumlarının göz ardı ettiği mizaç, karakter ve kişilik faktörünün önemi Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir. “Her insan kendi mizacı, karakteri (şakile) üzerinde hareket eder.” (İsra, 84) . Gelişmeler gösteriyor ki, bu âyetin derin mânâları, 21. yüzyılda yapılacak ilmî tespitlerle, hem akademik dünyada, hem de gündelik hayatta daha iyi anlaşılacaktır.İnsan Tabiatına Farklı Bir Yaklaşım
* 20. yüzyılın eğitim ve öğretim hayatına hâkim olan, ‘Uygun şartlar
sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilir!’ anlayışı, bugün yerini hangi anlayışa bırakmaya başlamıştır?
* İnsanların mizaç ve kişilik özellikleriyle, yapacağı iş ve meslekler arasında nasıl bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır?
* ‘İnsanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme’ anlayışı bugün neden yanlış ve eksik bulunmaktadır?
* İnsanlara verilecek eğitim-öğretim ve rehberlik hizmetlerinde,
şahsın öğrenme tarzlarını, mizaç, algı ve idrak motiflerini
dikkate almak neden önemlidir?
* Günümüzde insan eğitimiyle ilgilenenler, neden istedikleri ölçüde
tesirli olamamaktadır?


Günümüzde çeşitli problemlerin çözümünde, “insan merkezli” yaklaşımlar, daha fazla öne çıkmaktadır. İnsanın parça değil, çok boyutlu dinamik bir sistem ve bütün olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, meslek seçiminde, çocuk terbiyesinde ve insanlara verilecek görevlerde mizaç ve kişiliğin ihmal edilemez faktörler olduğu gün yüzüne çıktı. İnsan kaynaklarının verimlilik ve istihdamında kullanılan temel yaklaşımlar değişmeye başladı.1 Eski anlayışa göre, uygun şartlar sağlandığında herkese, her şey öğretilebilir; herkes her şey olabilirdi. İnsan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılması yönündeki yeni anlayışa geçilmeden önce; Batı dünyasındaki araştırma merkezlerinde ve eğitim dünyasında mevcut temel sorular şunlardı: Sebepler plânında insana tesir eden hususlar ağırlıklı olarak irsiyet (kalıtım) mi, yoksa çevre mi? Kendisini şekillendirmede insan ne ölçüde özne, ne ölçüde nesnedir? İrade, azim ve aklımızla kendimizi ve dış dünyayı değiştirmede ne ölçüde özne durumundayız? Şuuraltı birikimleri, çevre ve kültürün tesiri ne ölçüdedir? Modern bilim perspektifinde yapılan psikolojik ve pedagojik araştırmalar, kalıtım ve çevre konusunda nihaî karara ulaşamazken, Kur'an-ı Kerim'de ve hadîs-i şeriflerde, insanın değişen ve değişmeyen yönleri, terbiyeye açık yanları veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Kur'an ve sünnetin rehberliğinde yürüyen akl-ı selim sahibi birçok insan; irsiyet (genetik) ve çevrenin insanı birlikte şekillendirdiğine, insanın hem özne, hem de nesne olduğuna, genetik yapının çevre vasıtasıyla kendini ortaya koyduğuna, insan fıtratında yaratılıştan gelen unsurların bulunduğuna ve bunun değiştirilemeyeceğine, sadece iyiye veya kötüye yönlendirilebileceğine, bu yönlendirmede dua, tevekkül ve ibadetle beslenen vicdan kültürünün önemli olduğuna inanmaktadır.

Akl-ı selim sahibi kimselerin bu sentezci ve dengeli yaklaşımı, 2000'li yıllardan itibaren insanın verimliliği, performansı ve mutluluğu üzerine ortaya atılan teori ve yaklaşımların değişmesine yol açmıştır. Günümüzde yeni yeni başlayan bu dengeli yaklaşımın, asırlar önce Kur'an'da ve hadîslerde veciz bir şekilde ifade edildiğini gören Batılı bir araştırmacı, bu ilâhî beyânlardan büyülenmiş ve yazdığı eserine bir hadîsi ve Kur'an-ı Kerim’den bir âyeti serlevha olarak koyma ihtiyacı hissetmiştir. Bu eser, 2001 yılında ABD'deki “Uygulamalı Algı Çalışmaları Merkezi” tarafından yayımlanan “İş Hayatında Kişiliğin El Kitabı” isimli çalışmadır.1

Kariyer plânlama konusuna Kur'an-ı Kerim'in işareti
Yukarıda bahsedilen kitabın ‘Kariyer Plânlama’ başlıklı 10. bölümünde “Allah, hiçbir kuluna kabiliyetini aşan, kaldırabileceğinden daha fazla bir sorumluluk ve görev yüklememiştir.” şeklinde bir serlevha mevcut olup ve bunun Kur'an'dan alındığı belirtilmektedir. Sözkonusu âyet Bakara Sûresi'nın iki yüz ....en altıncı âyetidir.

Batılı araştırmacılar bu âyetin çok boyutlu mânâ hazinesinden birini, meslek seçimi ve görev dağılımında dikkat edilecek hususlar olarak tespit etmişlerdir. Bugün meslek seçimi, kariyer plânlaması ve görev dağıtımında, mizaç, kişilik özellikleri, baskın kabiliyetler ve karakter bir bütün olarak dikkate alınmakta ve yetkinlik-pozisyon analizleri yapılmaktadır. Kişinin fıtratı ve kişilik özellikleri, vazife ve pozisyonla örtüşüyorsa, ona o görev verilmektedir. Pratikte bunu gerçekleştirebilmek için, insanın fıtrat, mizaç ve kişiliği çeşitli temsil, model ve yaklaşımlarla kurgulanmakta, görevin gerektirdiği şartlarla örtüştürülme çalışmaları yapılmaktadır4-5. Farklı insan fıtratlarını tanımlayan modellerde ortak nokta; her fıtratın her iş, görev ve mesleğe uygunluk derecesinin eşit olmadığıdır. Efendimiz'in (sas) insanları sevk ve idaredeki isabetliliği, sahabilere fıtratlarına uygun vazifeler vermesi, bu hakikatin peygamberlerde en iyi şekilde temsil edildiğini gösterir.

Nitekim 13. yüzyılda Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kâmil adlı eserinin 14. bölümünde bu konuya dikkat çekerek, “Herkese kendisi için yaratılan müyesser olur ve her insanın, mizaç ve istidadına göre nasibi takdir edilmiştir. İnsan istidat lisanıyla kendi nasibini aramalıdır ve o yönde meslek edinmelidir.”2 der. Ayrıca birçok Müslüman âlim de, mizacın, meşrebi; meşrebin de meslek ve mezhebi belirlediğini ifade etmektedir. İnsanların mizaç ve istidat bakımından farklı olduğunu en açık şekilde ifade eden bilgileri, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde bulmak mümkündür. 24. Söz’ün İkinci Dal'ında, Zühre, Katre ve Reşha misalleriyle üç ve dokuz farklı insan çeşidinin (taifesinin) hakikate farklı yollarla yolculuğu; 27. Söz'ün Hâtimesi’nde mizaçlara göre ilâçların değişeceği; Lemeat’ta ise, istidat ve terbiyelerin farklılığı açıkça belirtilmektedir.3 Bu açıdan insanların mizaç ve kişilik (fıtrat) özellikleri ile yapacağı iş ve meslekler arasında belli bir uygunluk ve örtüşme derecesi vardır. Bu hakikat günümüzde çeşitli modeller üzerinden pratiğe aktarılmaktadır4-5. Hayatın değişik sahalarında kullanılmakta olan yüzlerce model yaklaşımdan biri olan John Holland tarafından geliştirilen “Kariyer İçin Altı Yol” modeli, konu edilen kitapta geniş olarak anlatılmaktadır.1 Holland modeline göre, altı ana kategoride gerçekleşen mizaç ve meslek örtüşmeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1- Mekanik, el becerisi ağırlıklı, teorik temeli en az olan işlerle ilgili hususlara öncelik veren fıtratlar ve bunlara uygun iş ve meslekler.

2- Araştırma ve sorgulamaya dayalı, teorik ağırlıklı, merak isteği çok güçlü fıtratlar ve bunlara uygun görevler.

3- Güzel sanatlara, yazmaya ve çizmeye yatkın, hisleri ve estetik kabiliyetleri yüksek fıtratlar, bunlara uygun iş ve meslekler.

4- İnsanlarla beraber olmaktan, onlara bir şeyler öğretmekten, hizmet etmekten fıtraten zevk alan kişilikler ve bunlara uygun sosyal iş ve meslekler.

5- Girişimciliğe yatkın, satış-pazarlama ve yönetim kabiliyeti yüksek tacir ruhlu fıtratlar ve onlara uygun meslekler.

6- Bürokratik işlere yatkın, gelenek ve kurallara aşırı derecede düşkün, değişime daha az açık, rutin iş ve görevlerden hoşlanan fıtratlar ve bunlara uygun işler.

Meslek seçiminde, görev ve iş dağılımında, mizaç, kişilik, fıtrat özellikleri yanında, eğitim seviyesi, tecrübeler, değer sistemleri, ilgi profili, ihtiyaçlar, zekâ kapasitesi, kabiliyetler kümesi de dikkate alınmalı ve kişi bütün olarak incelenmeli ve değerlendirilmelidir.

İnsanda neyi değiştirebilir, neyi değiştiremezsiniz?
Kitabın 14. bölümü yukarıdaki başlığı taşımakta ve hemen yan tarafında şu hadîs-i şerif serlevha olarak yer almaktadır: “Eğer bir dağın yer değiştirdiğini duyarsanız, buna inanabilirsiniz; fakat bir insanın huyunu (karakterini) değiştirdiğini duyarsanız, inanmayınız. Çünkü o yaratıldığı hâl üzere olur.” (Ahmed bin Hambel, Müsned. 6/443) .

Günümüzde giderek ağırlık kazanan husus, mizaç, karakter ve kişiliğin 9-15 yaşından sonra giderek değişmesi zor hatta imkânsız hâle gelmesidir. İnsan iradesi, şuuru ve vicdanı ise her zaman değişebilen, zayıflayıp güçlenebilen unsurlardır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda rehberlikte, mizaç ve kişilik farklılıklarının dikkate alındığı irade, şuur ve vicdan eğitimleri öncelikli hâle gelecektir.

İnsanlar niçin diğer insanları sınıflandırma ve etiketleme ihtiyacı duyar?
Kitabın 14. bölümünde insanoğlunun tarih boyunca, kendisini diğer insanlardan ayırmak için hemcinslerini sınıflandırdığı belirtilir. Çünkü insanlar, münasebette olduğu varlık ve insanları belli bir düzende görmek ihtiyacı duyarlar. Özellikle, insanları gruplandırma ve sınıflandırma (haklarında karar verme) insan fıtratında olan bir ihtiyaçtır. İnsanlar hemcinslerini tanımlama, sınıflama ve onları zihinlerinde düzene koymada; burçları, renkleri, bitkileri ve hayvanları temsilî olarak kullanmışlardır. İnsanın fıtrat özellikleri, birçok kültürde ateş, su, hava ve toprağa benzetilerek de sınıflandırılmıştır. Birçok Müslüman âlim de, insanın biyolojik boyutunu, nebatî ve hayvanî yönlerini tanımlamada ve modellemede bu dört unsuru kullanmış; insandaki mizaç farklılıklarının, bu dört unsurun değişik seviyelerde karışımının bir neticesi olduğunu belirtmiştir. Meselâ bazı mizaç yatkınlıkları ve özellikleri, sıcak ve nemli olan havaya, bazı özellikleri sıcak ve kuru olan ateşe, bazıları soğuk ve kuru olan toprağa, bazıları da soğuk ve nemli olan suya benzetilmiştir. Kültür kaynaklarımızda ‘ateşîn mizaçlar’, ‘toprak ve su gibi fıtratlar’ şeklinde insanı tarif edici sıfatlar oldukça yaygındır.

Kişilik yapısı, öğrenilen ve irsiyet yoluyla gelen özelliklerin tamamını ifade eder. Kişiliğin şekillenmesine katkıda bulunan iki temel unsurdan birisi, doğuştan gelen ve belli ölçüde genetik yapıda saklı olan hammadde mesabesindeki potansiyel yatkınlıklardır, bu “mizaç” olarak tanımlanır. Diğeri de, dış çevreyle karşılıklı münasebetler neticesi şekillenen öğrenilmiş kişilik özellikleridir bu da “karakter” olarak tanımlanmaktadır. Meselâ sıcakkanlı, sempatik, sosyal olarak tarif edilen fıtrat ve kişilik özelliklerine nüve teşkil edecek hususlar, diğer bütün fıtrat ve kişilik özellikleri gibi, Yaratıcı'nın insanı yaratırken onun ruhuna verdiği hususiyetlerdir, bunların bedende bir karşılığı (genetik) vardır. Bu rûhî ve genetik hususiyetler, insanın hayat sürecinde çevrenin tesirlerine verdiği cevap ölçüsünde öğrenilmiş unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan insanın öz benliğini ve müteal (aşkın) yönünü örten kişilik yapısının belirgin, zihnî, hissî ve davranış temelli motifleri vardır. İnsandaki benlik (ego) motifleri olarak da tanımlanan kişilik motifleri; içe ve dışa dönük, sosyal, yeniliğe açık veya kapalı, diyaloga yatkın veya değil gibi çeşitli sıfatlarla tanımlanır.

Çevre, kültür ve eğitimin tesiri, büyük ölçüde (sebepler plânında) mizaç özelliklerimizin reaksiyon aralığıyla sınırlıdır. Bu sebeple, insan ne sadece sosyal ve kültürel, ne de genetik determinizmle şekillenen bir varlıktır. Bu tezlerin ortak hususiyeti, hem ruhu, metafiziği ve yaratılışı reddetmeleri, hem de imanın insanda ikinci bir fıtrat inşa etme potansiyelini göz ardı etmeleridir. İnsan doğuştan belli bir rûhî donanım, meyelan (yatkınlık) ve beden yapısıyla yaratılır. Bu toplam potansiyel; sosyal, kültürel ve fizikî çevrenin tesiri altında, insan iradesiyle, şuuruyla ve vicdan kültürüyle etkileşerek mânâlı ve fonksiyonel bir varlık hüviyeti kazanarak insanîleşir.

Kabullenilmesi zor da olsa, rûhen ve fıtraten potansiyel olarak birçok fiili değişik seviyelerde yapmaya yatkın yaratılıyoruz. Yapabileceğimiz şey, bu davranışları, dinimizden kaynaklanan ahlâkî kurallara uygun olarak, irademizle ortaya koyabilmeyi öğrenmektir. Meselâ hırs, inat, haset gibi huylarımız, içe veya dışa dönük mizaç özelliklerimiz yok edilemez; fakat dinin terbiye ediciliği altında, azim, sebat, hayırda yarışma, tefekkür alışkanlığı, murakabe ve muhasebe alışkanlığı kazanma, fedakârlık, digerkâmlık ve aksiyonerlik gibi faziletlere dönüştürülebilir. Bediüzzaman Hazretleri bu hususa 9. Mektup’ta dikkatleri çekmektedir. Günümüzdeki terbiye edicilerin ve eğiticilerin tesirli olamamasını, insanlara ‘Fıtratını inkâr et!’ dercesine, “Düşmanlık etme, öfkelenme, kin besleme, inat etme, hırs gösterme!” şeklinde tavsiyede bulunmalarına bağlar. Çözüm olarak teklif ettiği şey, insan fıtratına konan bu huyların yönlerini değiştirmek, şiddetli olanlarını ahirete ait işlerde, zayıf olanlarını da dünyevî işlerde kullanmaktır.

Kişiliğin mizaç üzerine inşası, iki yoldan biriyle olur. Ya genetik ve kültürel mirasımızı, yaratılıştan gelen rûhî donanımımızın akıntı gücüne uyum sağlayacak ve mizacımızla örtüşecek şekilde kişiliğimizi inşa ederiz veya rûhî donanımımız ve fıtrî temayüllerimize bağlı akıntı gücünü göz ardı ederek, mizacımızla örtüşmeyen bir karakter ve kişiliği (irademizi zorlayarak) mizacımızın üzerine inşa etmeye çalışırız. Ahlâkî karakterleri, mizaç özelliklerinin üzerine bir nakış gibi dokuyarak kişi karakter eğitiminden geçirilirse, insan gerçek anlamda “insan” olur (insan-ı kâmil) ve hayra yönelir. Akl-ı selim sahibi eğitimcilerin üzerinde hemfikir olduğu husus; ferdin ideal (insan-ı kâmil istikametinde) gelişimi, kişinin hayatta gerçekleştirmeyi istediği şeyler, onun rûhî yapısıyla, genetik ve kültürel mirasıyla uyum içinde olduğunda söz konusu olabilmesidir. Bir kişinin, sıcakkanlı ve sosyal olmaya yatkın yaratılmış olması, pratikteki tercihlerinde her zaman cebrî ve zorlayıcı olmamakla birlikte bunlara rengini muhakkak verir. Bu fıtrattaki kişiler genellikle sosyal aktivitelerin içinde (meselâ bir dernek başkanı, organizatör veya politikacı da olabilir) yer alırlar. Bu tip insanlar arasında nadiren de olsa, münzevî yaşamaya yatkın zühd insanları da çıkabilir. Bu ikinci durumda da mizaç yine devreye girer ve kişiyi, tek başına yaşayan ve yalnız ibadet eden bir zâhid olmaktan ziyade, bir grup arkadaşıyla yaşamayı tercih eden bir zâhid yapar. Yine mizacının gereği olarak sıcak, sempatik ve kucaklayıcı davranan bir kişi olur. Çünkü mizacı gereği, sosyal, sempatik ve grup içinde yaşamaya yatkın bir fıtratı vardır. Bu meseleyi Bediüzzaman Lemeat'ta mealen şöyle ifade etmektedir: İki mizaca göre teferruatta hakikat sabit değil, izâfî ve karmaşıktır. Konuya müdahil olan sorumlu mizaçlar, mizaç eğilimlerine bir hisse verip, ona göre hareket ederler. Her mezhebin ve düşünce ekolünün veya yaklaşımın sahibi, konu hakkında akıl yürütürken, ispat ederken, meseleyi toparlarken, mizaç eğilimleri devreye girer. Ortaya koyduğu şeyleri, mutlak doğru hükmeder. Düşünce ekolünün ve yaklaşımının sınırı, mizacındaki eğilimlere göre belirlenir.

Eğitim ve öğretimde yeni yaklaşımlar
Eskiden insanın her türlü eksikliğinin eğitim yoluyla giderilebileceği anlayışı hâkim iken, bugün, bazı farklılık ve yetersizliklerin, doğuştan geldiği, dolayısıyla ortadan kaldırılamayacağına inanılmaktadır. Eskiden işletmelerde sadece gözden kaçan hususlar ve eksiklikler tespit edilip doldurulmaya çalışılırken, yeni anlayışta buna ilâveten, insanın mizaç, karakter ve kişilik özellikleri de belirlenmekte, ferdî farklılıkların vazife ve pozisyonla ne derece örtüştüğüne bakılmaktadır. Çünkü doğuştan getirdiğimiz mizaç ve sonradan inşa edilen kişilik özelliklerimiz, ihmal edilemeyecek kadar önemli ve sınırlayıcı çizgiler oluşturmaktadır. Verimlilik ve performansı artırmak için “insanları gruplara ayırmadan, standart paketler hâlinde hizmet içi eğitimden geçirme” düşüncesi, buna rağmen büyük ölçüde devam etmektedir. İnsanlardan azamî istifade hususundaki yeni ve daha doğru olan anlayışa göre, insanlara verilecek eğitim-öğretim ile rehberlik hizmetleri, şahsın mizaç ve kişilik yapısına, algı, idrak ve öğrenme tarzlarına uygun olmalıdır. Dolayısıyla ders anlatım tekniklerinin, görev ve mesuliyet yükleme kriterlerinin bu istikamette yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Özetlersek, işletmelerdeki insan kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılmasında, ebeveynlerin sağlıklı bir benlik ve kişiliğe sahip çocuklar yetiştirmelerinde, eğitim ve öğretimde her çocuğa ulaşabilmede, mizaç farklılıklarına göre rehberlik hizmeti sunmada, insanların rûhen itminana ulaşabilecekleri ve yüksek performans sergileyebilecekleri meslekleri tercih etmelerinde; mizaç, karakter ve kişilik özellikleri, karar verme safhasında dikkate alınması gereken parametrelerdir. 20. yüzyıl toplumlarının göz ardı ettiği mizaç, karakter ve kişilik faktörünün önemi Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir. “Her insan kendi mizacı, karakteri (şakile) üzerinde hareket eder.” (İsra, 84) . Gelişmeler gösteriyor ki, bu âyetin derin mânâları, 21. yüzyılda yapılacak ilmî tespitlerle, hem akademik dünyada, hem de gündelik hayatta daha iyi anlaşılacaktır.

______________

Kaynaklar
1- Howard J. P. Ve Howard M.J.(2001). The Owner's Manual for Personality at Work: How The Big Five Personality Traits Affect Performance, Communication Teamw

SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL

ForumTURKA.Net