SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL


PDA

Tüm Versiyonu Göster : Mevsimsel İbadetler - Hac


Kanuni45
22-12-2006, 15:52
Hac Ayetleri

> Şüphesiz, Safa ile Merve Allah'ın sembollerindendir. Onun için her kim Hac veya Umre niyetiyle Ka'be'yi ziyaret ederse, tavafı bunlarla yapmasında ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, mükafatını veren ve her şeyi bilendir. (Bakara 158)

> Onlar sana hilalleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar için ve hac için vakit ölçüleridir. Erginlik, evlere arkalarından gelmenizle değildir, gerçek eren, korunanlardır. Evlere kapılarından gelin ve Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz. (Bakara 189)

> Haccı ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer kısıtlanırsanız o vakit kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başında bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç, sadaka veya kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Kısıtlılıktan kurtulduğunuzda her kim hacca kadar umre ile sevap kazanmak isterse ona da kurbanın kolay geleni gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda yedi gün de döndükten sonra, toplam on gün oruç tutmak gerekir. Bu hüküm Mescid-i Haram'da ikamet etmeyenler içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah'ın cezası gerçekten çok çetindir. (Bakara 196)

> Hac vakti, bilinen aylardır. Kim bu aylarda hacca başlarsa, artık hac sırasında ne kadına yaklaşma, ne günah işleme, ne de kavga vardır. Hayra dair ne işlerseniz Allah onu bilir. Azık hazırlayın ve bana her türlü fenalıktan korunarak gelin. Çünkü en hayırlı azık takvadır, ey beyni olanlar! (Bakara 197)

> Hac mevsiminde Rabbinizden rızık isteyerek ticaret yapmanız size günah değildir. Arafattan sel gibi taşarak döndüğünüzde Meş'ari'l-Haram yanında, Allah'ı zikredin. O'nu, size doğrusunu öğrettiği gibi zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten yolunu şaşırmışlardan idiniz. (Bakara 198)

> Nihayet hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, bir zamanlar atalarınızı andığınız gibi hatta daha coşkulu bir anışla Allah'ı anın. Çünkü insanların bir takımı: "Rabbimiz, bize dünyada ver!" der. Ona ahirette bir kısmet yoktur. (Bakara 200)

> Bir de Allah ve Peygamberinden Hacc-ı Ekber gününde insanlara bir bildirdir ki, Allah da Peygamberi de müşriklerden kesinlikle uzaktır. Hemen tevbe ederseniz, hakkınızda hayırlı olur. Eğer aldırmazsanız, bilin ki, Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah'ı ve Peygamberi tanımayanlara acı bir azabı müjdele! (Tevbe 3)

> Yoksa siz, hacılara su temin etmeyi ve Mescid-i Haram'da umreciliği, Allah'a ve ahiret gününe inanıp da Allah yolunda cihad edenin işi gibi mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez. (Tevbe 19)

> Bütün insanlar içinde haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerek uzak yoldan gelen incelmiş develer üzerinde sana gelsinler. (Hacc 27)

Kanuni45
27-12-2006, 13:22
Hac Hadisleri

> Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, cihâdı amellerin en faziletlisi görüyoruz, biz de cihâd etmiyelim mi?" Şu cevabı verdi: "Ancak, cihâdın en efdal ve en güzeli hacc-ı mebrürdur. Sonra şehirde kalmaktır." Hz. Aişe der ki: "Bunu işittikten sonra haccı hiç bırakmadım." Buhârî, Hacc 4, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâî, Hacc 4, (5, 113).

> Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Telbiyede bulunan hiç bir Müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın, bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikâmette arzın son hududuna kadar devam eder." Tirmizî, Hacc 14, (828).

> Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, cihâdı amellerin en faziletlisi görüyoruz, biz de cihâd etmiyelim mi?" Şu cevabı verdi: "Ancak, cihâdın en efdal ve en güzeli hacc-ı mebrürdur. Sonra şehirde kalmaktır." Hz. Aişe der ki: "Bunu işittikten sonra haccı hiç bırakmadım." Buhârî, Hacc 4, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâî, Hacc 4, (5, 113).

> Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Telbiyede bulunan hiç bir Müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın, bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikâmette arzın son hududuna kadar devam eder." Tirmizî, Hacc 14, (828).

> İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Haccla umrenin arasını birleştirin. Zîra bunlar günhı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler." Nesâî, Menâsik 6, (5,115); İbnu Mâce, Menâsik 3, (2886).

> Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir umre, diğer umreye arada işlenenler için kefarettir. Hacc-ı Mebrûr'un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz!" Buharî, Umre 1; Müslim, Hacc 437, (1349); Tirmizî,Hacc 90, (933); Nesâî, Menâsik 3, (5,112), 5, (5,115); İbnu Mâce, Menâsik 3, (2887); Muvatta, Hacc 65, (2, 346).

> Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, hacc veya umre için Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram'a (kadar) ihrâma girerse, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilir veya cennet kendisine vâzcib olur." Ebu Dâvud, Menâsik 9, (1741), İbnu Mâce, Menâsik 49, (3001-3002).

> İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Gerçek hacı kimdir?" diye soruldu da şu cevabı verdi: "Saçını düzenleyip yıkamayı ve koku sürünmeyi çoktan terketmiş kimsedir. . " Kendisine tekrar: "Hangi hacc efdaldir?" diye sorulunca: "Yüksek sesle telbiye getirilen ve kurban kesilen" dedi. "(Haccla ilgili âyette geçen) sebil nedir?" diye soruldu. "Zâd (nafaka) ve râhile (binek)dir" cevabını verdi." Tirmizî, Tefsir, Âl-i İmrân, (3001); İbnu Mâce, Menâsik 6, (2896).

> İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Haccla umrenin arasını birleştirin. Zîra bunlar günhı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler." Nesâî, Menâsik 6, (5,115); İbnu Mâce, Menâsik 3, (2886

Kanuni45
27-12-2006, 21:05
Hac Nedir?
Hac, İslâm’ın beş esasından birisidir. Hem malî ve hem de bedenî bir ibadettir. Hac, kelime olarak, "yönelmek, kasdetmek, bir kimseyi ya da bir yeri çokça ziyaret etmek" anlamlarına gelir.

Kimlere Farzdır ?
Erkek olsun, kadın olsun şartlarını taşıyan her müslümana, ömründe bir defa haccetmek farzdır. Üzerine hac farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yerine getirmelidir. Üzerine farz olduğu halde bir takım gerekçelerle bu önemli ibadeti yerine getirmeyip ileri yaşlara ertelemek dinen uygun değildir. Bu şekilde haccını erteleyip daha sonra bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimse, yerine bedel (vekil) göndermek zorunda kalır.

Haccın Fazileti
Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan hac, samimi ve ihlâslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, müslümanı günahlarından arındırır, onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır.
Peygamber Efendimiz (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: "Makbul haccın karşılığı Cennetten başka bir şey değildir. Umre de diğer bir umre ile arasındaki günahları siler."(1) ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])

Haccın Hikmetleri
Allah’ın emrettiği her şeyde şüphesiz insanların dünya ve ahiret hayatı için pek çok hikmetler vardır. Bu şaşmaz gerçeğe göre haccın da pek çok hikmetleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir: Her insan yaratılışı gereği Yüce Allah’a karşı kulluğunu ortaya koymak ihtiyacındadır. Hac, kula, en belirgin bir şekilde Yüce Allah karşısında aczini ortaya koyma, kulluğunu ifade etme ve onun verdiği nimetlere şükretme imkanı veren bir ibadettir. Çünkü hacı, mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyevi unsurlardan sıyrılarak Allah’a yönelir. Sonsuz güç ve kudret sahibinin karşısında teslimiyetini ve bağlılığını ifade eder. Bu durum kendisine Allah’a kul olma zevkini tattırır.

Umre Nedir?
Umre, belirli bir vakte bağlı olmaksızın usulüne göre ihrama girdikten sonra, tavaf ederek Kâbe’yi ziyaret etmek ve diğer bazı dini görevleri yerine getirmek suretiyle yapılan ibadettir.
Hacca "Hacc-ı Ekber" (büyük hac) , umreye de "Hacc-ı Asgar" (küçük hac) denir.

Kâbe
Haccın sebebi ve namazlarda kıblegâhımız olan Kâbe, yeryüzünde alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk binadır. Allah’ın emriyle Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından Mekke’de yapılmıştır.(2) ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]) "Mescid-i Haram" denilen mabedin ortasında bulunan Kâbe, kuzeydoğu duvarı 12.63; kuzeybatı duvarı 11.03; güneybatı duvarı 13.10; güneydoğu duvarı 11.22 ve yüksekliği 13 m olan 145 m2 alan üzerine kurulmuş taş bir binadır. Üzeri siyah bir örtü ile örtülüdür. Örtüsü her sene hac mevsiminde yenilenmektedir.
Kâbe’nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır. Doğu köşesine "Hacer-i Esved" veya "Şarki", kuzey köşesine "Irakî", batı köşesine "Şâmî" ve güney köşesine de "Yemânî" denir.

Mescid-i Haram
"Mescid-i Haram", Mekke’de ortasında Kâbe’nin bulunduğu büyük bir mabettir. Buna "Harem-i Şerif" de denir. Mescid-i Haram, Hz. Peygamber döneminde, Kâbe’nin etrafındaki küçük bir alandan ibaret iken ilk olarak Hz. Ömer tarafından genişletilmiş ve etrafı bir duvarla çevrilmiştir. Daha sonraları Mescid-i Haram günümüze kadar pek çok defa genişletilmiştir.
Bugün Mescid-i Haram, yüz binlerce insanın içinde ibadet edebileceği genişlikte bir alana sahiptir. Mescid-i Haram’ın içinde, Kâbe’den başka "Makam-ı İbrahim" ve "Zemzem" kuyusu bulunmaktadır.

Kanuni45
16-01-2007, 23:57
Hacca Hazırlık Farz olarak ömürde bir defa yerine getirilmekte olan hac, günahlardan arınmak için önemli bir fırsattır. Bu fırsattan gereği gibi yararlanmak için hacca ruhen ve bedenen çok iyi hazırlanmak gerekir. Ruhi hazırlıkların başında ihlâslı olmak gelir. Çünkü ihlâs amellerin özüdür. Allah’ın rızası ihlâs ile kazanılır. İhlâssız olarak yapılacak bir hac, her ne kadar kişiyi hac yükümlülüğünden kurtarsa da, kendisinden beklenen yararları sağlayamaz. Hz Peygamber;
"Şüphesiz, Allah sadece kendisi için ve sırf kendisinin rızası gözetilerek yapılan amelleri kabul eder."(3) ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]) buyurmaktadır. Bu sebeple hacca gitmeye karar veren müslüman, kesinlikle gösterişten, hac ibadeti vasıtasıyla bir takım kimselerin yanında itibar kazanma ya da övülme gibi kaygılardan uzak kalmalıdır. Bütün varlığı ile Allah’ın rızasını kazanmaya yönelmelidir. Hacı adayı, yaşantısındaki İslâm’a aykırı unsurlardan kurtulmaya ve bunlara hayatında asla yer vermemeye içtenlikle azmetmelidir. Çünkü insanı, annesinden doğduğu günkü gibi günahlardan arındıran bir ibadetle haramlardan sıyrılamayan bir müslümanın başka türlü bunlardan kurtulması çok zordur. Bu itibarla hacı adayı, yaş..... çeki düzen vermeli, İslâm’a aykırı unsurlardan arınma gayreti içine girmelidir. Böyle bir gayret içine girene Allah mutlaka yardım edecektir.

Yolculukta Namaz
Asli vatanından, dinen sefer sayılacak uzaklıkta bir yere gitmek üzere yola çıkan bir kimse yolculuk esnasında dört rek’atlı farzları ikişer rek’at olarak kılar. Gittiği yerde 15 günden az kalacaksa aynı şekilde dört rek’atlı farzları ikişer rek’at olarak kılar. Gittiği yerde 15 gün veya daha fazla kalmaya karar verirse, namazlarını tam kılar. Buna göre, Arafat’a çıkmadan önce Mekke’de kesintisiz en az 15 gün veya daha fazla kalanlar, mukim sayıldıklarından, gerek Arafat’a çıkmadan önce Mekke’de, gerek Arafat, Mina ve Müzdelife’de ve gerekse Arafat dönüşü Mekke’de kaldıkları süre içinde namazlarını tam olarak kılarlar.

Arafat’a çıkmadan önce Mekke’de 15 günden az kalanlar, misafir sayıldıklarından gerek Arafat’a çıkmadan önce Mekke’de, gerek Arafat, Müzdelife ve Mina’da namazlarını seferi olarak kılarlar. Arafat’tan döndükten sonra Mekke’de 15 gün veya daha fazla kalacak olanlar ise bu süre zarfında namazlarını tam olarak kılarlar. Uygulamada Medine ziyareti 15 günden az olduğundan Medine’de namazlar seferî olarak kılınır. Seferî olup da oralarda mukim olan imamlara uyarak namazlarını kılanlar, imamla birlikte namazlarını tam olarak kılarlar.

Kanuni45
21-01-2007, 20:19
Haccın Eda Şekilleri Hac, hac ayları denilen zaman dilimi içinde yapılan bir ibadettir. Hac ayları Hicrî takvime göre Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Hac, bu aylar içinde umresiz de yapılabilir, umre ile birlikte de yapılabilir. Haccın umresiz ya da umre ile birlikte yapılmasına haccın eda şekilleri denir.
Haccın eda şekli üçtür:

1- İfrad haccı: İfrad haccı, umresiz yapılan hacdır. Aynı yılın hac ayları içinde, hacdan önce umre yapmaksızın hac niyetiyle ihrama girilir ve yalnızca hac yapılırsa ifrad haccı yapılmış olur.

2- Temettu haccı: Temettu haccı, aynı yılın hac ayları içinde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra yeniden hac için ihrama girerek yapılan hacdır. Temettu haccı yapacak olanlar, mikat sınırında veya daha önce umreye niyet ederek ihrama girerler. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar. Daha sonra zamanı gelince hac için ihrama girerler. Haclarını eda ettikten sonra ihramdan çıkarlar.

3- Kıran haccı: Kıran haccı, aynı yılın hac ayları içinde umre ve hacca birlikte niyet ederek ikisini aynı ihramla yapmaktır. Kıran haccı yapacak olanlar mikat sınırında veya daha önce umre ve haccın her ikisine birden niyet ederek ihrama girerler. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmazlar, aynı ihramla haccı da eda eder, sonra ihramdan çıkarlar. Kıran ve temettu haccı yapanların şükür kurbanı kesmeleri vaciptir. İfrad haccı yapanların şükür kurbanı kesmesi gerekmez.



hac ile ilgili bir klip
JQOjCxhZyqc

Kanuni45
23-01-2007, 22:57
Haccın Yapılışı Ülkemizden giden hacılar, değişik iklim şartlarında uzun süre ihramda kalmanın doğurduğu zorlukları dikkate alarak genellikle "temettu haccı" yapmayı tercih ederler. Biz de bu durumu göz önünde bulundurarak haccın yapılışını anlatırken, haccın eda şekillerinden "Temettu haccı" nı esas alacağız. Haccın diğer eda şekillerine ise, Temettu haccı ile bunların arasındaki farkları belirterek yetineceğiz. Şimdi "Temettu haccı" nın nasıl yapılacağını anlatalım:

1- İhrama Girmek: Hacc yapacak bir kimsenin ilk işi ihrama girmektir. İhrama girmek haccın şartıdır. İhrama girmeden hac yapılamaz.

A- İhram Nedir ?
Haccın şartlarından biri olarak ihram, hac ya da umre yapmaya niyet eden kişinin, başka zamanlarda işlemesi mübah olan bazı fiil ve davranışları, belirli bir süre kendisine haram kılması, yasaklamasıdır. Buna "ihrama girme" de denir. İhrama girmiş olmanın gereklerinden biri olarak bürünülen havlu ve benzeri türden dikişsiz kıyafete de halk arasında ihram denmektedir. Ancak "ihram" bu değildir. Usulüne göre ihrama girilmediği sürece söz konusu bu örtülere bürünmekle ihrama girilmiş olunmaz.

B- İhrama Nasıl Girilir ?
İhrama, "Niyet" ve "Telbiye" ile girilir. "Niyet" ve "Telbiye" ihramın rükünleridir. Bunlar olmadan ihrama girme gerçekleşmez.

a- Niyet
"Niyet", yapılacak haccın şeklini kalben belirlemektir. Ayrıca lisanen söylenmesi müstehaptır. Burada temettu haccının yapılışı esas alındığına göre niyet umre için yapılacaktır.

Şöyle niyet edilir: "Allah’ım umre yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle"

b- Telbiye
(Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, innel hamde ve’n-ni’mete leke ve’l mülk lâ şerike lek) demektir. "Allah’ım! Davetine icabet ediyorum. Emrine boyun eğiyorum. Bütün varlığımla sana teslim oldum. Senin hiçbir ortağın yoktur. Tekrar tekrar davetine icabet ediyorum. Şüphesiz hamd sana mahsustur. Nimet senindir mülk de senin... Senin hiçbir ortağın yoktur." Böylece niyet edilip telbiye söylenince ihrama girilmiş olur. Ancak ihrama girmeden önce, sünnet ya da müstehap olarak yapılması gereken hususlar vardır. İhrama girerken bunlara da riayet edilmelidir.

C- Kadınların İhramı
İhrama girme konusunda kadınlar da erkekler gibidir. Ancak kadınlar normal elbise ve kıyafetlerini değiştirmezler. Çorap, ayakkabı ve eldiven giyebilirler. Başlarını örterler. Fakat yüzlerini açık bırakırlar. Telbiye ve tekbir getirirken, dua ederken seslerini yükseltmezler. Özel hallerinde bulunan kadınlar ihrama girerken şu hususu dikkate almalıdırlar: Şayet adetleri bitmeden Arafat’a çıkmak zorunda kalacaklarsa, ifrad haccına niyet etmelidirler.

D- İhrama Nerede Girilir ?
Mekke çevresinde ihrama girmek için belirlenmiş noktalar vardır. Bunlardan her birine "mikat" denir. Mikat sınırlarının dışından hacca veya umreye gelenler bu sınırları ihramsız olarak geçemezler.

İhramlıya Yasak Olan Şeyler
İhrama giren kimse için bazı iş ve davranışlar yasaktır. Bunlara "ihram yasakları" denir. Bu yasaklar ihrama girildiği andan, yani niyet ve telbiye anından itibaren başlar, ihramdan çıkıncaya kadar devam eder. İhramlı kimsenin "ihram yasakları" na uyması vaciptir. Yasakları ihlal edenlere, yasağın çeşidine ve ihlal biçimine göre değişen cezalar gerekir.

Kanuni45
23-01-2007, 23:15
Tavaf Sa'y ve Vakfe

Hacer-i Esved ve tavafa başlama çizgisi

Tavaf Nedir?
"Tavaf", Hacer-i Esved köşesinden veya hizasından başlayarak tavaf niyetiyle Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmektir. Her bir dönüşe "Şavt" denir. Yedi şavt bir tavaf olur. Hacer-i Esved hizasına gelmeden: "Allah’ım! Senin rızan için Umre tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle" diye niyet edilir. Tavafa başlamadan önce erkekler “Iztıba”yaparlar. Böylece Hacer-i Esved’in hizasına doğru gidilir. Bu esnada tekbir, tehlil getirilmesi ve dua edilmesi uygun olur. Hacer-i Esved’in hizasına varılınca eller, içleri Kâbe’ye doğru olacak şekilde namaza durur gibi omuz veya kulak hizasına kadar kaldırılıp "Bismillahi Allahu Ekber" denildikten sonra Hacer-i Esved "istilam" edilir. İstilam, elleri Hacer-i Esved’in üzerine koyup onu öpmek demektir. Ancak hac mevsiminde bu mümkün olmamaktadır. Bu sebeple Hacer-i Esved’e uzaktan elle işaret edilip sağ avucun içi öpülmekle yetinilir. Hacer-i Esved’i istilam etmek sünnettir. Başkalarına eziyet etmek ise haramdır. Sünneti yerine getireceğim diye insanlara eziyet vermekten ve böylece haram işlemekten şiddetle sakınılmalıdır.

Sa’y Nedir ?
"Sa’y" kelimesi; koşmak, hızlı yürümek anl..... gelmektedir. Hac ve umrede Kâbe’nin doğu tarafındaki "Safa" tepesinden başlayarak "Merve" ye dört gidiş, Merve’den Safa’ya üç dönüş olmak üzere bu iki tepe arasındaki gidiş-gelişe denir. Safa’dan Merve’ye her bir gidişe ve Merve’den Safa’ya her bir dönüşe "şavt" denir. Safa ile Merve arasındaki yaklaşık 400 metre uzunluğundaki yürüme alanına "Mes’a" denir.

Sa’y yapmak vaciptir.
Sa’yin aslı, Hz. Hacer’in henüz kendisini emmekte olan oğlu Hz. İsmail için su ararken bu iki tepe arasında koşması hatırasına dayanmaktadır. Hacer-i Esved istilam edilerek Safa tepesine çıkılır. "Allah’ım! Senin rızan için umre sa’yini yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diye niyet edildikten sonra Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil, salavat okunur ve içtenlikle dua edilir. Sonra Merve tepesine doğru yürünür. Merve’ye varınca bir şavt tamamlanmış olur. Burada da yine Kâbe’ye yönelerek tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife getirilip dua edilir. Sonra Merve’den Safa’ya doğru yürünür. Safa’ya varınca ikinci şavt tamamlanmış olur. Diğer şavtlar da aynı şekilde yapılır. Yedinci şavt tamamlandıktan sonra Merve’de Kâbe’ye karşı dönülerek dua edilir. En güzeli, içe doğan duaların yapılmasıdır. Bundan sonra tıraş olup ihramdan çıkılır.

Tıraş Olup İhramdan Çıkmak
İhramdan ancak saçlar tıraş edilmek suretiyle çıkılır. Erkekler saçlarını dipten tıraş eder veya kısaltırlar. Kadınlar ise saçlarının ucundan bir miktar keserler. Kısaltmada saçların uçlarından alınacak miktar, parmak ucu uzunluğundan daha az olmaz. Tıraş olduktan sonra umre ihramından çıkılmış olur. Hac için tekrar ihrama girinceye kadar eşiyle cinsel ilişki dahil, bütün ihram yasakları kalkar. İhramdan çıkma aşamasına gelmiş ihramlı kimseler, birbirlerini tıraş edebilirler. Bu aşamaya gelmedikçe ihramlılar bir başkasını tıraş edemezler. Kıran ve ifrad haccına niyet edenler ihramlı kalmaya devam ederler. Bu aşamada kesinlikle ihramdan çıkamazlar. Temettu haccına niyet etmiş olanlar böylece umrelerini bitirip ihramdan çıktıktan sonra, hac için ihrama girinceye kadar Mekke’de ihramsız olarak kalırlar. Bu günlerini mümkün mertebe iyi değerlendirmelidirler. Zamanı gelince hac için ihrama girilip vakfe için Arafat'a çıkılır.

Hac İçin İhrama Giriş ve Arafat’a Çıkış
Temettu haccına niyet edip de umresini yapmış ve böylece Mekke’de kalmakta olan hacı adayları uygulamada, hac için ihrama genellikle Zilhicce’nin sekizinci günü (Terviye günü) girmektedirler. Buna göre Zilhicce’nin sekizinci gününe gelindiğinde Mekke’deki evlerde, umre ihramında belirtildiği şekilde ön hazırlıklar yapılır. Kerahat vakti değilse, iki rekat ihram namazı kılınır. Sonra: "Allah’ım! Senin rızan için hac yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle." diyerek niyet edilir. Arkasından telbiye getirilerek hac için ihrama girilir. Böylece tekrar ihram yasakları başlamış olur. Hac için ihrama girildikten sonra, Arafat’a çıkmadan önce nafile bir tavafın ardından haccın sa’yi yapılabilir. Haccın sa’yini bu şekilde önceden yapanlar artık "Ziyaret tavafı"ndan sonra sa’y yapmazlar. Fakat sünnete uygun olan, haccın sa’yinin Ziyaret tavafından sonra ve ihramsız olarak yapılmasıdır.

Vakfe Yapmak ve Arafat Vakfesi
"Vakfe", durmak demektir. Arafat Vakfesi ise belirlenen zamanda hac için ihramlı olarak Arafat sınırları içinde bulunmaktır. Arafat vakfesi, haccın en önemli rüknüdür. Çünkü süresi içinde orada bulunamayanlar o sene hacca yetişememiş sayılırlar. Hz.Peygamber "Hac Arafattır"(4) buyurmuştur. Arafat, Mekke’nin 25 km. Güney doğusunda bulunan geniş bir alanın adıdır. Arafat vakfesi bu alanda yapılır. Bu geniş alanın sınırları levhalarla gösterilmiştir. Arafat vakfesinin sahih olabilmesi için hac ihr..... girmiş olmak ve belirlenen süre içinde Arafat’ta bulunmak gerekmektedir.

Arafat Vakfesinin Zamanı
Arafat vakfesinin zamanı, Zilhiccenin 9. günü, yani Arefe günü öğleyin Güneş’in tepe noktasına gelip Batı’ya meyletmeye başladığı andan (Zeval vaktinden) bayramın birinci günü fecr-i sadık dediğimiz tan yerinin ağarmaya başladığı ana kadarki süredir. Bu süre içinde her ne halde olursa olsun (uykuda, baygın, vakfenin farkında olsun, ya da olmasın) bir an orada bulunan kimse vakfe farzını yerine getirmiş olur.

Müzdelife Vakfesi
Müzdelife, Arafat ile Mina arasında ve Harem sınırları içinde kalan bir bölgenin adıdır. Müzdelife’nin sınırları levhalarla belirtilmiştir. Müzdelife’de vakfe yapmak haccın vaciplerindendir.

Müzdelife Vakfesinin Zamanı
Müzdelife vakfesi, bayram gecesi, gece yarısından itibaren güneşin doğuşuna kadarki süre içerisinde yapılır. Bu süre içinde her ne halde olursa olsun kısa bir an burada bulunan kimse vakfe görevini yerine getirmiş sayılır. Ancak sünnete uygun olan, Müzdelife vakfesinin sabah namazından sonra yapılmasıdır. Şu kadar var ki, izdiham sebebiyle belirtildiği gibi gece yarısından sonra vakfe yapıp ayrılmakta bir sakınca yoktur.

Şeytan Taşlamak
Bayramın 1,2,3 ve 4 üncü günlerinde Mina’da bulunan ve "Büyük Şeytan-Akabe Cemresi", "Orta Şeytan-Orta Cemre" ve "Küçük Şeytan-Küçük Cemre" diye adlandırılan üç taş kümesine usûlüne uygun olarak taş atmak haccın vaciplerindendir. Bayramın birinci günü Büyük Şeytana 7, ikinci, üçüncü ve dördüncü günlerinde ise her üç şeytana yedişerden 21’ er taş atılır. Taşlama küçükten büyüğe doğru yapılır. Ancak, Mina’da kalınmadığı takdirde dördüncü günü taş atılması gerekmez. Uygulamada bayramın dördüncü günü Mina’da kalınmadığı için bu gün taş atılmamaktadır.

Bayramın Birinci Günü
Bayramın birinci günü, Büyük Şeytana tarif edildiği şekilde "7" taş atılır. Atılan ilk taşla birlikte telbiyeye son verilir. Birinci günkü taşlamanın zamanı gece yarısından itibaren başlar, bayramın ikinci günü tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

Bayramın İkinci Günü
Bayramın ikinci günü, küçüğünden başlanarak her üç şeytana 7’şerden toplam 21 taş atılır. İkinci günkü taşlama zeval vaktinde yani öğleyin güneşin tepe noktasına gelip batıya yönelmesiyle birlikte başlar, gece tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

Bayramın Üçüncü Günü
Bayramın üçüncü günü de ikinci günde olduğu gibi küçük şeytandan başlamak üzere her üç şeytana 7’şerden toplam 21 taş atılır. Üçüncü günde taşlamanın zamanı zeval vaktinden yani öğleyin güneşin tepe noktasına gelip batıya yönelmesiyle birlikte başlar, gece tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.

Bayramın Dördüncü Günü
Bayramın dördüncü günü tan yeri ağarıncaya kadar Mina’dan ayrılmamış olanlar, tan yerinin ağarmasından itibaren güneş batıncaya kadar her üç şeytana "7"şerden toplam 21 taş daha atarlar. Tan yeri ağarmadan Mina’dan ayrılanların bu günün taşlarını atmaları gerekmez. Uygulama da böyledir.

Taşlamada Vekâlet ve Atılamayan Taşların Kazası
Gücü yetenlerin taşları bizzat kendilerinin atmaları gerekir. Vekalet vererek başkasına attıramazlar. Hastalık, yaşlılık ve sakatlık gibi mazeretlerle taşları bizzat kendisi atamayacak durumda olanlar, vekâlet vererek taşları bir başkasına attırırlar. Vaktinde atılamayan taşların, bayramın dördüncü günü güneş batıncaya kadar atılması vaciptir. Atılmadığı takdirde ceza gerekir.

Hac Kurbanı
Temettu ve Kıran haccı yapanların, hac kurbanı (şükür hedyi) kesmeleri vaciptir. Her ne kadar sünnete uygun olan, hac kurbanının, büyük şeytana taş attıktan sonra kesilmesi ise de, taş atmadan önce de kesilmesi mümkündür. Hac kurbanı, Harem Bölgesi sınırları içerisinde, bayramın birinci günü tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren kesilir. Hac kurbanının etinden sahibi dahil herkes yiyebilir. Temettu ve Kıran haccı yapanlar, Kurban kesme imkânı bulamazlarsa bunun yerine on gün oruç tutarlar. Bu on gün orucun üç günü, hacdan önce ve hac ihr..... girdikten sonra (Mekke’de) tutulur. En uygunu 7, 8 ve 9. Zilhicce günlerinde tutulmasıdır. Geri kalan yedi gün ise, bayramın dördüncü gününden sonra olmak üzere, hacdan sonra tutulur. Bu yedi günün memlekete döndükten sonra tutulması daha uygundur. Bunların peşpeşe tutulması şart değildir. Hacılar, Kurban Bayramında şartlarını taşıyan her müslümanın kesmekte olduğu kurbanı (Udhiyyeyi) kesmek zorunda değillerdir. Fakat sevap kazanmak için nafile olarak kesebilirler. Nafile olarak bu kurbanı kesmek istedikleri takdirde vekâlet vererek memleketlerinde kestirmeleri daha uygun olur.

Tıraş Olup İhramdan Çıkma
Bayramın birinci günü Büyük şeytana taş atılıp kurban kesildikten sonra tıraş olup ihramdan çıkılır. Her ne kadar sünnete uygun olan, önce Büyük Şeytana taş atmak, sonra kurban kesmek, daha sonra da tıraş olup ihramdan çıkmak ise de, taş atmadan, ya da kurban kesmeden önce de tıraş olup ihramdan çıkmak mümkündür. Umre ihramından çıkış konusunda da anlatıldığı gibi, ihramdan çıkmak için erkekler saçlarını dipten tıraş eder veya kısaltırlar. Kadınlar ise saçlarının ucundan bir miktar keserler. Böylece hac ihramından çıkışın birinci aşaması gerçekleşmiş olur. Buna "ilk tehallül" denir. Bu aşamada eşiyle cinsel ilişki dışında bütün ihram yasakları kalkar. Cinsel ilişki konusundaki yasak ise, ancak Ziyaret tavafından sonra kalkar.

Ziyaret Tavafı
Ziyaret tavafı, haccın farzlarındandır. Haccın iki rüknünden birisidir. Buna "İfada tavafı" da denir. Ziyaret tavafının vakti, bayramın ilk günü gece yarısından itibaren başlar, ömrün sonuna kadar devam eder. Uygulamada ziyaret tavafı, tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra yapılmaktadır. Ziyaret tavafının, bayramın ilk üç gününde yapılması usûle uygun ise de, daha sonraki günlerde de yapılabilir.

Haccın Sa’yi
Sa’y yapmak, haccın vaciplerindendir.(5) Arafat’a çıkmadan önce haccın sa’yini yapmamış olanlar ziyaret tavafının ardından, "Allah’ım, Senin rızan için hac sa’yini yapmak istiyorum, bunu kolaylaştır ve kabul eyle" diye niyet ederek daha önce "Sa’y" konusunda belirtildiği şekilde hac sa’yini yaparlar. Hac sa’yinin, tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra yapılması sünnete daha uygundur. Bundan sonra hacı, Mekke’de kaldığı süre içinde beş vakit namazı Harem-i Şerif’te kılmaya özen gösterir. Bol bol nafile tavaf yapar. Mekke’den ayrılacağı sırada da "Veda Tavafı" yapar.

Veda Tavafı
Hacca uzaklardan yani Mikat sınırları dışından gelmiş olanların (Afakilerin) Mekke’den ayrılmadan "Veda Tavafı" yapmaları vaciptir. Bu, hacıların hacla ilgili olarak yapacakları son görevdir (nüsüktür). Buna "Sader Tavafı" da denir. Veda Tavafı, "Allah’ım! Senin rızan için Veda tavafı yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle" diye niyet edilerek tıpkı diğer tavaflar gibi yapılır. Tavafın arkasından, tavaf namazı da kılındıktan sonra çokça dua edilir, af ve mağfiret dilenir. Göz yaşı dökülür.

Kanuni45
23-01-2007, 23:16
Hac ve Kadın

Hac ve umrenin yerine getirilişi açısından kadınlarla erkekler arasında bir fark yoktur. Ancak, kadınlar için erkeklerde olduğu gibi özel bir ihram kıyafeti söz konusu değildir. Elbise, baş örtüsü, çorap, ayakkabı gibi her zaman giydikleri kıyafetlerini giyerler. Yalnızca yüzlerini örtmezler. Bir de erkeklerin yaptığı gibi telbiye, tekbir, tehlil, salavat okurken ve dua ederken seslerini yükseltmezler. Tavafta hızlı ve çalımlı yürüyerek "Remel", Sa’yda da yeşil direkler arasında koşar adımlarla yürüyerek "Hervele" yapmazlar. İzdiham olan yerlerde mümkün olduğu kadar erkeklerin arasına girmemeye özen gösterirler. Özellikle namaz kılarken, erkek safları arasında kalmayıp kadınlara ait yerlerde namaz kılarlar. Adetliyken ihrama giren veya ihrama girdikten sonra adet görmeye başlayan kadınlar, tavafın dışında haccın bütün menasikini yerine getirebilirler. Harem-i Şerif’e giremezler. Adetliyken ihrama giren ve ihrama girdikten sonra adetleri bitmeden Arafat’a çıkmak durumunda kalan hanımlar daha baştan ihrama girerken İfrad haccına niyet etmelidirler.

Kanuni45
23-01-2007, 23:17
Vekil Olarak Haccetmek

Hac görevini kendisi yapabilecek durumda olanların haccı bizzat yapmaları gerekir. Bunlar bir başkasını vekil (bedel) göndererek hac yaptıramazlar. Üzerine hac farz olduğu halde bu farzı yerine getirmeyip ölümle karşı karşıya kalan kimsenin, vefat etmeden önce, bıraktığı maldan kendisi adına hacca vekil gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Böyle bir kimsenin geriye bıraktığı malın üçte biri, onun adına hacca vekil göndermeye yeterse, bununla vekil gönderilir. Yetmezse, varisleri diledikleri takdirde kendi mallarıyla gönderebilirler. Vasiyet olmasa bile varisleri onun adına hac yapsalar, bu kimse hac sorumluluğundan kurtulur. Aynı şekilde haccın farz olmasının şartlarını taşıdığı halde haccetmeyip daha sonra yaşlılık, iyileşme ümidi olmayan hastalık, görme veya yürüme yeteneğini kaybetme gibi bir sebeple, bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimselerin de hacca vekil göndermesi veya kendisi adına vekil gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Haccın farz olmasının şartlarını taşıdığı halde baştan beri bizzat hac yapamayacak durumda olanlar da böyledir.

Kanuni45
23-01-2007, 23:18
Umre Nedir?

Umre kelimesi, ziyaret etmek anl..... gelmektedir. Dini bir terim olarak umre, "Belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girerek Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında sa’y yapmak ve tıraş olup ihramdan çıkmaktan” ibarettir.
Umrenin iki farzı vardır: İhram ve tavaf. Bunlardan ihram şart; tavaf, rükündür. Vacipleri ise sa’y ile tıraş olup ihramdan çıkmaktır. Ömürde bir defa umre yapmak sünnettir.(6)

Umrenin Fazileti
Umrenin pek çok fazileti vardır. Özellikle Ramazan ayında yapılan umrenin sevabı pek çoktur. Hz. Peygamber umre hakkında şöyle buyurmaktadır : "Umre, diğer bir umre ile arasındaki günahları siler"(7) "Ramazanda yapılan umrenin sevabı bir haccın sevabına denktir."(8)

Umrenin Zamanı
Umre için belirli bir zaman yoktur. Her zaman yapılabilir. Ancak, Arefe günü sabahından bayramın dördüncü günü akş..... kadar yapılması mekruh görülmüştür.

Umrenin Yapılışı
Umre yapmak isteyenler, gerekli hazırlıkları yaptıktan ve iki rek’at ihram namazı kıldıktan sonra, "Allah’ım! Senin rızan için umre yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle" diye niyet edip "telbiye" söyleyerek ihrama girerler. Bu şekilde ihrama girdikten sonra Kâbe’yi usulüne göre tavaf ederler. Nihayet Safa ile Merve arasında sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkarlar. Böylece umre tamamlanmış olur. Umrenin ihr....., bu kitabın "İhrama Girmek" konusunda belirtildiği şekilde girilir. Umrenin tavafı, sa’yi ve tıraş olup ihramdan çıkılması da yine bu kitabın, "Tavafın Yapılışı" ve "Sa’yin Yapılışı" ile "Tıraş Olup İhramdan Çıkmak" konularında tarif edildiği şekilde yapılır.

Kanuni45
23-01-2007, 23:18
Umre Nedir?

Umre kelimesi, ziyaret etmek anl..... gelmektedir. Dini bir terim olarak umre, "Belirli bir zamana bağlı olmaksızın ihrama girerek Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında sa’y yapmak ve tıraş olup ihramdan çıkmaktan” ibarettir.
Umrenin iki farzı vardır: İhram ve tavaf. Bunlardan ihram şart; tavaf, rükündür. Vacipleri ise sa’y ile tıraş olup ihramdan çıkmaktır. Ömürde bir defa umre yapmak sünnettir.(6)

Umrenin Fazileti
Umrenin pek çok fazileti vardır. Özellikle Ramazan ayında yapılan umrenin sevabı pek çoktur. Hz. Peygamber umre hakkında şöyle buyurmaktadır : "Umre, diğer bir umre ile arasındaki günahları siler"(7) "Ramazanda yapılan umrenin sevabı bir haccın sevabına denktir."(8)

Umrenin Zamanı
Umre için belirli bir zaman yoktur. Her zaman yapılabilir. Ancak, Arefe günü sabahından bayramın dördüncü günü akş..... kadar yapılması mekruh görülmüştür.

Umrenin Yapılışı
Umre yapmak isteyenler, gerekli hazırlıkları yaptıktan ve iki rek’at ihram namazı kıldıktan sonra, "Allah’ım! Senin rızan için umre yapmak istiyorum. Bunu kolaylaştır ve kabul eyle" diye niyet edip "telbiye" söyleyerek ihrama girerler. Bu şekilde ihrama girdikten sonra Kâbe’yi usulüne göre tavaf ederler. Nihayet Safa ile Merve arasında sa’y yaptıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkarlar. Böylece umre tamamlanmış olur. Umrenin ihr....., bu kitabın "İhrama Girmek" konusunda belirtildiği şekilde girilir. Umrenin tavafı, sa’yi ve tıraş olup ihramdan çıkılması da yine bu kitabın, "Tavafın Yapılışı" ve "Sa’yin Yapılışı" ile "Tıraş Olup İhramdan Çıkmak" konularında tarif edildiği şekilde yapılır.

Kanuni45
23-01-2007, 23:20
Ziyaret Yerleri

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’Yİ ZİYARET
Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmek, mescidinde namaz kılmak, Onun ve Ashabının yaşadığı yerleri görmek üzere Medine’ye doğru yola çıkan bir hacı, bu ziyaretiyle yalnızca Allah’a yakınlaşma amacı gütmelidir. Çünkü hacının İslami duyarlılığını daha da artıracak olan bir kutlu yolculuk, gerçekten Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmanın önemli bir vesilesidir. Zira Cenab-ı Hak, Peygamberini ziyarete gelenleri sever ve onların, onun huzurunda yapacakları duaları geri çevirmez. Hz. Peygamber de kendisini ziyarete gelenlere şefaat edeceğini bildirmiştir. Yolculuk esnasında, bol bol salatu selam getirilmeli ve Medine’ye yaklaştıkça bu daha da artırılmalıdır. Hacı, bu ziyaretin sıradan bir ziyaret olmadığını düşünerek büyük bir tevazu, saygı ve vakarla Medine’ye girmelidir. Medine’ye girerken "Rabbim! Gireceğim yere dosdoğru girmemi sağla; çıktığım yerden de dosdoğru çıkmamı sağla. Bana katından, yardımcı bir güç ver"(9) duasını okuması güzel olur. Evlere yerleşip gerekli ihtiyaçlar giderildikten ve hazırlıklar yapıldıktan sonra, Mescid-i Nebi ve Hz. Peygamber’in kabri ziyarete gidilir.

Mescid-i Nebî’yi ve Hz. Peygamberin Kabrini Ziyaret
Medine-i Münevvere, İslam nurunun yeryüzüne yayıldığı Peygamber şehridir. Her karışı, İslam’ın aydınlığını insanlığa ulaştıran Allah Rasûlünün ve Sahabenin hatıralarıyla doludur. Sinesinde İslam’ın en büyük önderlerini barındırmaktadır. İslam’ın güzelliğini insanlara ulaştırabilmek için Peygamber Efendimiz buraya hicret etmiş, İslâm devleti burada kurulmuş, İslâm’ın mesajı insanlığa buradan ulaşmıştır. Rasulüllah İslâm’ı tebliğ görevini tamamladıktan sonra burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Böylece Medine, Allah’ın en sevgili kulunu ve insanlığın gelmiş geçmiş en büyük önderini bağrında taşıma şerefini elde etmiştir. Asr-ı Saadet, en parlak şekilde bu şehirde yaşanmıştır. İnsanlık tarihinin en güzel, en mutlu, en adil, en hakkaniyetli örnek ve model toplumu, Peygamber Efendimizin terbiyesinde bu şehirde oluşturulmuştur. Böylece bu şehir dünyada adeta cennet misali bir hayatın yaşanabileceğine tanıklık etmiştir. Tarih, Rasulüllah’ın sohbetine nail olan bu Sahabe neslinin oluşturduğu toplum kadar güzel bir topluma bir başka yerde ve bir başka zamanda şahid olmamıştır. İşte Medine-i Münevvere bu güzel insanların gelip geçtiği ve pek çoğunun bağrında yattığı kutsal şehirdir. Vefatından sonra kendisini ziyaret edenler hakkında Peygamberimizin: "Beni vefatımdan sonra ziyaret eden sağlığımda ziyaret etmiş gibidir."(10)
"Kabrimi ziyaret eden şefaatimi hak eder"(11) "Kalbinde beni ziyaretten başka hiçbir düşünce olmaksızın kim beni ziyarete gelirse, Kıyamet gününde şefaatimi haketmiş olur." buyurduğu rivayet edilmektedir. Bu itibarla hacıların Medine-i Münevvere’ye giderek Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmeleri, mescidinde namaz kılmaları, Peygamber sevgisini yenilemenin ve onun sünnetine bağlılığı kuvvetlendirmenin önemli bir vasıtasıdır.

Baki Mezarlığı'nı Ziyaret
Mescid-i Nebî’nin doğu tarafında bulunan Baki Mezarlığını ziyaret etmek müstehaptır. Peygamber Efendimizi görme şerefine nail olan, sesini duyan, onunla namaz kılan ve İslâmiyet uğrunda hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen on bin civarında sahabi bu mezarlığa defnedilmiştir. Üçüncü halife Hz. Osman, Hz.Abbas, Hz.Aişe, Hz. Fatıma, Sad b. Ebi Vakkas, Hz.Hasan gibi sahabe ile İmam-ı Malik gibi Tabiundan bir çok büyük zevat burada bulunmaktadır. Mezarlığın içerisine girmek şart olmamakla birlikte kapısı açık olduğunda içeri girilerek; kapalı olduğunda dışardan ziyaret edilebilir. Ziyarette orada yatanlara selâm verilir ve dua edilir. İsteyenler Dua kitabındaki mezarlıkları ziyaretle ilgili selâm ve duayı okuyabilirler. Peygamber Efendimiz zaman zaman Baki Mezarlığını ziyaret eder ve orada medfun bulunan mü’minler için dua ederdi.

Kuba Mescidi
Peygamberimiz Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında, Medine’ye 5 km. mesafede bulunan Kuba’da 14 gün kalmıştı. Bu süre içinde Peygamberimiz orada bir mescid inşa etti ve burada namaz kıldı. Kur’an-ı Kerim’de takva üzere yapıldığı bildirilen ve İslâm âleminde cemaatle namaz kılınmak için yapılan ilk mescid budur. Kuba Mescidini ziyaret etmek ve burada iki veya dört rekat namaz kılmak müstehaptır. Bu mescidin ziyareti ile ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kim evinde güzelce temizlenip abdest aldıktan sonra, başka maksatla değil de sadece namaz kılmak için Kuba Mescidine giderse umre sevabı alır."(12) Hz. Peygamber sağlığında, Cumartesi günleri Kuba Mescidini ziyaret eder ve burada namaz kılardı.

Uhud Şehitleri
Uhud, Medine’nin 5 km. kadar kuzeyinde bir dağın adıdır. Hicretin üçüncü yılında (M.625) müslümanlarla müşrikler arasında burada yapılan savaşta, Ashab-ı kiramdan 70 kişi şehid olmuş ve buraya defnedilmişlerdir. Peygamberimizin amcası ve şehidlerin efendisi Hz.Hamza da bunlar arasındadır. Hz.Peygamber, her yıl Uhud şehitlerini ziyaret eder ve onlara dua ederdi. Uhud şehitlerini ziyaret etmek de müstehaptır.

Kıbleteyn Mescidi
İslam’ın ilk yıllarında namazlar, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya doğru kılınıyordu. Peygamber Efendimiz Kıble’nin Kâbe olmasını, yani namazların Kâbe’ye dönülerek kılınmasını çok arzu ediyor ve bu konuda Allah’tan gelecek emri bekliyordu. Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban ayının 15. günü (Berat Kandilinde) Hz. Peygamber, Seleme oğulları mahallesinde öğle veya ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada, ikinci rekatın sonunda aşağıdaki âyet-i kerime indi: "... Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde hemen Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün."(13)

Yedi Mescidler
Hendek savaşının yapıldığı bölgede bir birine yakın küçük küçük yedi mescid bulunmaktadır. Bunlara " Yedi Mescidler" denir. Medine’ye gelenler tarafından buraların da ziyaret edilmesi âdet haline gelmiştir.


MEKKE-İ MÜKERREME’DEKİ BAZI ZİYARET YERLERİ
Mekke’de, Hz. Peygamber ve onun değerli ashabının izlerini taşıyan bazı yerler vardır. Mekke’ye gidenler buraları ziyaret etmektedirler. Bunlardan bazıları şunlardır:

Hz. Peygamber’in Doğduğu Ev

Mu’alla Mezarlığı : Hz. Hatice validemiz burada medfundur.

Hira Mağarası: Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği yer olan bu mağara, Nur Dağının tepesinde bulunmaktadır.

Sevr Mağarası : Hicret esnasında, Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir’in gizlendikleri mağaradır. Sevr Dağında bulunmaktadır.

Cin Mescidi: Cin Sûresi’nin indiği yerde inşa edilmiş olan mescittir.

Kanuni45
23-01-2007, 23:21
HACC (*)

Hacc; kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hacc, hususi bir zaman diliminde, hususi bir kısım yerleri, yine bir kısım hususi usûllerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hacc niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.

Her sene, dünyanın dört bir yanından yüzbinlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübârek bir zaman dilimi içinde, Sahib–i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları... hususi bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar –ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır”– fermânıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.

Hac, müslümanlar arasında içtimai birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir islâm şiârıdır ki, onun enginlik ve vüs”atini, küre–i arz üzerinde bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle, tâ Hz. Adem ve onun yaratılışından önceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hz. İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp imar edilen, Millet–i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat–ı Ahmediye’nin amânın bağrında eşi, Nur–u Muhammedi aleyhisselâmın dölyatağı ve bütün semâvi dinlerin kıblegâhı, eşsiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.

Her yıl, yüzbinlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekanda, eda edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd u peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimâi, iktisâdi, idâri ve siyâsi işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir idabet zemininde, kalplerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.

Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülahazasıyla gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine açılıyor gibi yola revan olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehâbeti içinde gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra da, gidip tâ en son noktaya ulaşıncaya kadar, otobüs kanepelerinde, tren kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında, misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhâni, bu âhenkli, bu vâridatlı yolculuktan bir kûrbet, bir vuslat, bir güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itmi’nân arzusuyla şahlandırmış ve hususi bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi, bütün bu büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsi yolculuk ve yol mülahazası, her zaman his dünyamıza öyle esbab üstü bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhâsebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle, âdeta kendimizi âhiretin koridorlarında yürüyormuşcasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.

Kâbe; bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edâsı ve endâmıyla bize birşeyler anlatmak istediğini, harimini açıp bize;

“Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl–i veâ gördüm”, dediğini duyar gibi oluruz.

Kâbe; konumu itibariyle, evimizin en mutenâ köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, on binler ve yüzbinler içinde, uhrevi düşüncelerle coşmuş onun etrafında pervaz ederek, âdeta Allah’a doğru yürüyormuşcasına şevk u tarâbla coşar ve kendinden geçer. Vücutlarının yarısından çoğu açık, urbaları omzularında “Remel” yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelikçavak bir yol alışın heyecanını yaşarlar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkansız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevi kalabalığın ukbâ buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhi harimin müzevi sükut ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kimbilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sinelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket ederek, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp, köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.

Bu mülahazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridat ve sunühat karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddi şartları ve dış aksesuarı itibâriyle birşeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, manaları buğulu, üslubu da uhrevi olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysa ki, avam–havas, cahil–âlim, genç–yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.

Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehip dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrarını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü’l–Müntehâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin üsâresinden meydana gelmiş bir kristâl gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Siretü’l–Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.

Evet, hemen herkes, onun harimine sığınır–sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve Cenâb–ı Hakk’ın matmah–ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kaplardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmi hayat ve tastamam bir ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.

Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen herşey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hacc duygusuyla renklerince, bir başka ihtişam, bir başka mehâbetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir câzibeyle gider Ma’buduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun edâ ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.

Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufi ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “Seyri fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip–gitmeleri, halktan Hakk’a, Hakk’tan da halka uruc ve nüzulün ünvanı olan “Seyr ilallah”, “Seyr minallah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ–Merve arasındaki gelip–gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tufânı yaşanır.

İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, musıikisini, vuslat ve “dâussıla”sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip–gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sineler:

“Bak şu gedânın haline
Bend olmuş zülfün teline
Parmağı aşkın balına

Bandıkça bandım bir su ver”, (Gedâi) der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar, hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsi derinleşmeye mukabil, burada, bir hat–ı müstakim üzerinde gelip–gitmeler, peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir... telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semanın altın ışıkları altında, hacc mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın tehassürüyle gelir–gider, koşar, âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âada koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek... bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle, tek başına sa’y ediyormuşcasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti, elinde gönlü kâsesi ve dilinde,

“İste peykânın gönlü hecrinde, şevkim sâkin et,
Susuzum bir kez bu sahrada benim’çün âre su!

....................

Bim–i düzah nar–ı gam salmış dil–i suzânıma.

Var ümidim ebr–i ihsanın sepe ol nâare su.”(Fuzuli) sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes’âada, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa, hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükutun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mizâna sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş–gidişlerine, iniş–çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.

Günler bayrama doğru kaydıkça, metaf, zemzem ve mes’âa gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivretleşir... Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hadise ile fâniliğini anlayan insan, buradan geçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususi dünyasına çekilerek âdeta bir ruhi inzivaya bürünür.

Ama henüz herşey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve başdöndüren füsunuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “arafat” onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb–i arus yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl–ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe–i kalplerine yönelerek, Hakk’tan yine Hakk’a, uruc ve nüzullerini noktalayarak “Fenâ fillâh” ve “ Beka billâh” tedaillerinin ilhamlarıyla talihlerine tebessüm yağacaklar. Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltısıyla, şiirini tâ Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmidört saatlik misafirine referans verir.. ve bir günlük konuklarının Arafat’a emanet eder.

Bence Mina, fedâkârlıkla şefkatin emre itaatindeki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semâvi bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina adeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbilik yuvası gibidir. Eski hali itibariyle tamamen, şimdiki durumuyle de kısmen hemen herkesin evsiz barksız, yurtsuz–yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Minâ, öyle sabırlı bir yerdir ki, ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla rumuzla öyle kaynaşmış öyle bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda attığını ve asabımızda yaşadığını duyar gibi oluruz öyleki ordu daha adım atar atmaz, onun ruhumuzla kucaklaştığını, Allah Rasulü’ne ilk kucak açılan yer olması itibariyle de üzerinde durulabilir bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tanımadığnı, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve ölçüde hepimizi Minalaşırız.

Bir Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzuun kanatlandırmasıyla uğraşırken “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrına gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri iiçin tıpkı biir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir daussıla tutkusuyla koşan Hakk konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkan, yeni bir devran mülahazasıyla çoşkun Hakk konuklarını.

Arafat’ın öyle bir nuraniliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazirede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiç bir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyeviler gibi ölmez. Ömrünün bir kaç saatini Arafatta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, her bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıklar durur.. ve her yanında açık–kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalplerin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi çoşturur. Hem öyle bir coşturun ki , bizi en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu varidatla hislerimizi şahlandırır.. ve görmüş geçirmiş varlıkların itiğnalarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimiz içinde zenginliklerde dolaştırır.

Arafat’ta sabahlar da gurublar da hep derinlik soluklar ve ihtimaller ki, en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nükteleri kalplerimize boşaltır ve varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldar. Bence, ruhun uhrevileşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurubunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Arafat’ta insan duanın, yakarışın, iç çekişin ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, birazda buruksu veda havasıyla eda edilendualar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, göklerötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan Arafat düzlüğünde yükselen âh u efganı duydukça, seslerdeki uhrevilik, ebedi saadet ümidinin hasıl ettiği rikkat, şefkat ve ricâsıyla gençleştiğini, ebedileştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş guruba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları sayldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat varidatıyla aydınlandığını ve tıpkı bir rüya aleminde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım manevi anlıaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çğlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat haline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafiflieyip bir tür kanatlandığımızı.. ve mahiyat değiştirip birer manevi varlığa inkılâp ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız

Arafat , insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken–kalkarken sürekli semavilik soluklandığı, Hakk rahmetinin sağnak sağnak gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait herşeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mizan endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolunacağını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin varidatını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirler ama, yine de bir başka yerde duâ edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.

Atmalarına gerek de yok, zira bir kaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tabessüm eden Allah'a yakın olmanın ünvanı sayılan Müzdelife’ya yürürüz. sonsuza, mekansızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamalanmaya yüz tutmuş mehtabın, dağ–dere, vadi–yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarak mekanda ve göklerin yere indiği, arzın semavileştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampa buluruz. Kâbe’den beri değişmyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran ve sadık bedenlerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhal olur uhrevileşir ve kendimizi bütün rahmetin eniginliklerine salarız.

İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tesbitin yüz de yüz doğru olmasını ne kadar arzu eder...! Eğer, Hz. İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryad u figan, bir başka âh u zâr ister..

Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklar, hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sineleri, sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı derin bir esrar bürür.

Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeler için dinlenirken, sabah kadar el pençe divan duran insanlarda vardır. Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönülden gönül ehline nağmeler dinleten bu engin ruhlar kimbilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirir. Kalp sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla atsbaşıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestesinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mizrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi halinde yudumlarlar.

Ufuklarda şafak emareleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat’ta yaşanan ses–soluk, his–heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan dualar herbiri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte eda edilirler. Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semavi eller gibi.. bazen ocaklar gibi yanan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını biraraya getirerek, özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbâmızdan öyle nânâralar duyururlar ki, kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dünyaya farklı bir zâviyeden uyanıyor, ukbâyı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir netlik içinde görüyor gibi oluruz.

Bu yalvarış ve yakarışlar, güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de, âdeta o âna kadar secdede olan başlar, bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “Şedd–i rihâl” eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp ve vadi vadi selam durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalplerin, düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkiyadlarını ortaya koyacakları Mina. Hz. Adem’den Hz. İbrâhim’e, ondan da insan nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüzbinlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhakemelerini kalple irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası sayılan taabbüdiliğin ma’şeri vicdan tarafından temsil edildiği Mina.. Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac evsâbından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı.

Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren, yol boyu, nefis ve enâniyeti hesabına iplik iplik çözülür; kalbi ve ruhi hayatı adına da bir dantela gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezeli ama taptaze gerçeklerle tanışır ve halleşir.. ve hiçbir zaman unutamacayağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzi fakat semâvi yolculuk, ihtivâ ettiği vâridât ve hâtıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semânın renkleri, hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.

Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsunlu daha câzip bir başka yer göstermek mümkün değildir. insan, onun hariminde her zaman efsânevi bir güzelliğe şâhit olur ve herşeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi koparır ve yer. Oralara yüz sürme tâlihliliğini paylaşan ruhlar, ebediyyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu câzibesini ömürlerinin gurubuna kadar da asla unutmazlar.

*Bu yazı “Yeşeren Düşünceler” isimli eserden alınmıştır.
(TÖV Yayınları, İzmir, 1996)

Kanuni45
23-01-2007, 23:37
ysxcXnyJ1vU
WxUP1_5UEEc

Kanuni45
05-02-2007, 09:56
Hanımların özel hali, hac ibadetine engel olur mu?

Genç yaşta hacca gitmeye niyetlenen hanımların özel sorusuna cevap vermeye çalışacağım bugün. Deniyor ki:
- Hacda iken özel hali başlayan hanım, bu durumda normal olan ibadetini yapamaz, haccını nasıl yapacak? Hatta farz olan son tavafını abdestli olarak yapması vacipken, abdest almaya özel hali engel olan hanım, bu tavafını da yapamaz, özel hali sona erinceye kadar orada beklemesi gerekir. Kafilesi gidecek olan hanım orada nasıl bekleyecek, mecburi tavafını nasıl yapacak?..

Cevap: Efendim, hanımların özel halini hacca mani zannedenler, böyle bir zorluğu öne çıkarıyorlar, kolaylık gösteren görüşleri nazara almıyorlar. Halbuki, özel hal haccın hiçbir yerinde engel olmuyor, özel hali başlayan hanım, haccın tüm gereklerini rahatça engelsiz yerine getirebiliyor. Hatta bu halde iken yapacağı farz olan son tavafı da yapabiliyor, özel halde iken yaptığı bu farz tavaf da geçerli oluyor, sadece abdestsiz tavaf yaptığı için (Hanefilerin bir kısmına göre) bir ceza kurbanı kesmesi gerekiyor. Bu kurbanı da kesen bir Hanefi'nin kendi mezhebine göre de bir eksiği söz konusu olmuyor.

Ancak, diğer bir kısım görüşlere göre ise kurban da gerekmiyor, yapılan hac da bu tavafla tamamlanmış oluyor, yola çıkacak olan kafileyi bekletme mecburiyeti de söz konusu olmuyor.

Üzerinde şüphelerin dolaştırıldığı bu konuya açıklık getirmek için bazı alıntılar arz etmek istiyorum:

Diyanet İlmihali'nde verilen şu bilgiler konuyu aydınlatıcıdır (s. 213):

"Hanefilere göre, hayızlı olarak tavaf yapılması geçerli olmakla birlikte, ceza kurbanı kesilmesi gerekir. Ancak, hayızlı (özel haldeki) kadının (temizliği bekleyememesi durumunda) bu haliyle tavaf edebileceği ve bir ceza gerekmeyeceği görüşü de vardır. Çünkü hayız, iradi (!) olmayan bir hükmi kirlilik hali olduğundan, cünüplükten farklıdır. Hac ibadetinin özel konumu sebebiyle hayızlı kadına tavafta tanınan bu ruhsat (!), namaz ve oruç ibadeti için kıstas teşkil etmemiştir....."

Sayfa 560'taki tespit ise daha açık ve nettir:

"Bazı alimler, sebebi ve temizlenme imkanı iradi olmayan bu mazeret hallerini, cünüplükten ayrı tutup, bu durumdaki kadınların ziyaret tavafı yapabileceğini ve bir ceza da gerekmeyeceğini belirtirler. Grup halinde seyahat edilip kafilenin bekleyememesi halinde bu son görüşün getirdiği kolaylıktan istifade edilebilir!.."

Bu konuda başka kolaylıkların da bulunduğu bilinmektedir. Bazıları yola çıkarken doktora sorarak ilaçlar alıyor, özel hali hac boyunca durdurabiliyorlar. Bu tedbirin dinen yasak olmadığı da biliniyor... Demek ki hanımların özel halinin hacca ve farz olan tavafa mani bir durumu söz konusu değildir. Şüpheye gerek yoktur.

Gelelim yoksulun haccıyla ilgili diğer mühim soruya:

- Mekke, Medine'yi görmeyi çok arzulayan, Efendimiz'i ziyaret etmeyi aşk derecesinde isteyen bir yoksul insan, çevreden borç para bularak hacca gitmek istiyor. Ekonomik durumu böyle bir masrafı yapmaya müsait olmayan bu insanın, dönüşte aldığı borçları nasıl ödeyeceği de belli değil... Böyle birinin borç para ile yaptığı haccı sahih olur mu? Sonra zengin olursa yeniden hacca gitmesi gerekmez mi?

Cevap: Hac, ekonomik durumu müsait olan zengine farzdır. Kimseye muhtaç olmadan gidip gelmeye gücü yetmeyen insana hac farz değildir. Bu sebeple, borçlanarak hacca gitmesi gerekmez. Ama giderse haccı sahih olur. Sonra zengin olursa yeniden hacca gitmesi icap etmez. Çünkü hac ömürde bir defa yapılan bir ibadettir. Sonraları tekrar edilen haclar nafile hac yerine geçer... Nitekim görevli olarak giden işçilerin de farzlarını yerine getirerek yaptıkları hacları sahih olur, sonra zengin olunca yeniden hacca gitmeleri gerekmez.

Kanuni45
05-02-2007, 10:16
Hac izdihamındaki ölümler, izdihamı yapanların da onları yönetenlerin de yüz akı manalarına gelmiyor herhalde...


Bunca yılın tecrübesine rağmen hâlâ tedbirde gaflet ediliyor da Müslümanların birbirini öldürmesine engel olunamıyorsa, bunun yüz akı sayılabilecek yanı olmamalıdır.

Konuya bizim açımızdan şöyle de bakabiliriz . Haccın üç farzı: İhrama girmek, Arafat?ta vakfeye durmak, sonra da Kâbe?yi tavaf etmek. Bunlar haccın bizim mezhebimize göre olmazsa olmazıdır. Bunlarda ihmal olamaz. Ancak bunların dışındaki görevlerde zaruretlerden dolayı bir eksiklik söz konusu olursa ne olur? Ölümü göze almak pahasına onları yerine getirmek mi gerekir? Yoksa bir kolaylığı, bir çıkış yolu var mıdır? Vardır elbette. Mesela, yerine getirilemeyen bir görevin en büyük telafi cezası kurban kesmekten ibarettir. Bundan sonraki eksiklerin cezası da fitre miktarına kadar inen sadaka vermektir. Yani hacının yoksula yapacağı yardımlarla hacdaki eksiklerini telafi etmesi mümkündür. Nitekim bazı hacıların şeytan taşlamada izdihamı sezip vazgeçerek kurban kesmekle yetindiklerini, bazılarının da hiç gitmeyip taşlarını vekillerine attırdıklarını basından okumaktayız.

O halde bu gibi çareler neden dikkate verilmiyor da ölümüne yürüyecek kadar insanlar çaresizleştiriliyor, birbirini öldürecek sıkışmalarla yüz yüze bırakılıyor?

Demekki ciddi bir bilgilendirme ve yönlendirme ihmali söz konusu Yoksa haccı, ölümleri göze aldıran acımasız kaideler zinciri olarak yorumlamak akla geliyor ki, bu da büyük bir bühtan ve su-i zan olur.

Burada şunu da iftiharla ifade etmeliyim ki, diğer ülkelere nispetle Diyanet?in gösterdiği bilgilendirme ve yönlendirme dikkatinin, emsallerinden çok üstün olduğu vurgusu da yapılmaktadır.

Hacda güçlülerin zayıfları tepeleme pahasına göreve gidişlerini görünce işin aslının ne olduğunu merak ediyor insan. Hemen Peygamberimiz (sas)?in bir ikazı aklımıza geliyor. Güçlü kuvvetli olan Hz. Ömer?e Efendimiz (sas) şöyle buyuruyor:

-Ya Ömer! Sen güçlü, kuvvetli birisin, sakın tavafta Hacerülesved?i öpmek isterken önünde zayıflar bulunursa onları zorlama, geriden selamlayarak geç!.

Peki, Efendimiz?in tavsiyesi böyle iken bugünkü uygulamada durum böyle mi? Hacerülesved?i öpmek için nasıl bir zorlama ve tepeleme göze alınıyor biliyorsunuz değil mi? Neresinde bilgili ve şuurlu davranış? Peygamber?imizin kimseyi incitmeme ikazına uyuş?

Demek ki ölüme sebep olacak izdihamlar, dinin gereği değil cehaletimizin icabı, bilgilenmeyişimizin sonucudur.

Bir ibretli misal de kendi nefsimden vereyim. Bir defasında Cennet Bahçesi?nde iki rekat namaz kılmak niyetiyle kuşluk vakti Mescid-i Saadet?e girmiştim. Herkes sabaha karşı gelip işgal ediyordu Cennet Bahçesi?ndeki o kutsal zemini. Fakat beni orada oturduğu yerden tanıyan biri, yanına çağırıp seccadesinden bir kenara çekilerek iki rekat namaz kılacak yer verdi. Ben de sevinçle varıp durduğum iki rekat namazımı kılıp da iki yana selam verdiğim anda geriden beni gözüne kestiren biri ümitlenmiş olacak ki, omuzuma parmak ucuyla dokunarak ?Kalk iki rekat da ben kılayım!? dedi. Ben anlamazlıktan gelip namaz sonu zikrimi sürdürmek isteyince yanımdan geçip gitti. Ama ne söylüyordu giderken biliyor musunuz? Arapça kelimeler kurşun gibi saplandı kalbime. Bakın ne diyordu: -Şunlara bak! Babalarının malı gibi kutsal yeri işgal etmiş kalkmıyorlar! Burada tüm Müslümanların iki rekat namaz kılma hakkı var. Sen namazını kılmış, hakkını kullanmışsın. Neden bekleyenlere haklarını vermiyor da işgale devam ediyorsun?.. Bu yorumu duyunca ok gibi fırladım oturduğum yerden, çevremdekiler şaşırıp sordular. ?Bu sözleri duyan bir insanın burayı bir saniye dahi işgal etmesi mümkün değil!? dedim. Durumu anlayanlar da kalktılar, anlamayanlar işgale devam ettiler..

Bunca senenin tecrübesine rağmen hâlâ insanlar, birbirini öldürecek izdihamlarla baş başa bırakılıyorsa burada bilgilendirme ve yönlendirme kifayetsizliği akla gelmektedir. Bu da sebep olanların, dünyaya karşı yüz akı manasına gelmemektedir.

Kanuni45
05-02-2007, 10:24
Babamla annemi bu sene hacca gönderdik. Ancak onların orada kesecekleri kurbanlarını bizler burada keselim de onlar, hem kurbanla meşgul olmasınlar hem de masrafa girmesinler, diye düşündük.


Bunu açtığımız bazı komşularımız, ?Hacılar seferi oldukları için kurban kesmezler, sizin burada onlar adına kurban kesmeniz gerekmez.? diye ikazda bulundular. Biz buna şaşırdık. Hacıların kurban kestiklerini sanıyorduk. Gerçekten de hacılar kurban kesmezler mi? Keserlerse onların yerine biz burada kessek olmaz mı? Onları hem meşguliyetten hem de masraftan kurtarmış olmak gibi bir yardımımız olamaz mı?

Efendim, burada bir karıştırma var galiba. Önce bu karıştırmayı önleyelim. Karıştırma, Arafat?ta hacının kestiği şükür kurbanı ile memleketinde kestiği bayram kurbanı arasında olmaktadır anlaşılan. Şöyle ki:

Hacılar Arafat?ta şükür kurbanı keserler. Hacıların kestikleri bu şükür kurbanı, umre ile haccı nasip eden Allah?a şükür kurbanıdır. Bu şükür kurbanının bayram günü evlerinde kestikleri vacip olan zenginlik kurbanı ile ilgisi yoktur. Tamamen hac ve umreye muvaffak kılan Allah?a şükür manasında kesilen bir kurbandır bu.

Bayram günü evlerinde kestikleri vacip kurbanla karıştırılmamalıdır.

Ayrıca, bu şükür kurbanının kesim yeri de, Arafat?ta, on beş kilometre kadar bir sahayı teşkil eden Harem sınırı içindedir. Bu sınırın dışında kesilen kurban, şükür kurbanı yerine de geçmez.

Bu itibarla da, hacının yakınlarının Türkiye?de bu şükür kurbanını kesmeleri mümkün olmaz. Çünkü Harem sınırı dışında kesmiş olurlar.

Bayram günü evlerimizde kestiğimiz zenginlik kurbanlarına gelince:

Kurban kesecek kadar mali imkana sahip olanların, bayram günlerinde kurban kesmeleri vaciptir. Ancak seferde olanlardan bu vaciplik hükmü kalkar.

Bu itibarla hacılarımız da seferde olduklarından, hacda bu kurbanı kesmeleri gerekmez. Öyle bir mükellefiyetleri olmaz.

Ancak bu da, hacıların yakınları evlerinde kurban kesmezler, manasına gelmez. Hacı efendi hacca giderken ev halkına bayram günü kurban kesmelerini söyleyebilir. Yahut da söylemese bile örfen söylemiş gibi kabul edilip ev halkı kurbanlarını keserler; durumları müsaitse tabii.

- Kabe ve Medine?deki yerli imamların arkasında kıldıkları namazları bazıları sonra kaza ediyorlarmış. Bunu da, onlar Vehhabi diye yapıyorlarmış. Bu doğru mu? Bunca hacının sağlam bulduğu namazları bazılarının sıhhatsiz bularak sonradan kaza etmeleri bir fitne çıkarmak manasında da anlaşılmaz mı?

Böyle yapanların olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Okuduğu ayetlerin manasını anlayarak gözyaşları içinde namaz kılan imamların namazı sahih değilse, kiminki sahihtir onu da merak ediyorum doğrusu.

Bir imamın arkasında kılınan namazı sonra iade etmek için, onun inancında kendisini kafir yapan bir anlayışın bulunduğuna kesin olarak şahit olmak gerekir. Şüpheyle küfür sabit olmayacağından, namazın iadesine verilen hüküm de sahih olmaz.

Cemaatin birlik beraberliği mühimdir. Bundan dolayıdır ki Efendimiz:

- Her iyi ve kötünün arkasında namazınızı kılınız! buyurmuştur.

Böylece günahları bilinen imamın dahi arkasında namazın kılınmasında mahzur olmayacağına işaret olunmuştur. Mezhep farkı, imamlığa da, cemaatliğe de mani değildir.

Ancak, takva sahibi imamlar biliniyor da onlar tercih ediliyorsa ona kimsenin bir diyeceği olmaz. Bu tercihten dolayı bir fitne de akla gelmez. Çünkü Peygamberimiz buna da işaret ederek buyurmuş ki:

- Günahlardan sakınma titizliği gösteren takva sahibi imamın arkasında kılınan namaz, Peygamber arkasında kılınan namaz gibidir!

Kanuni45
05-02-2007, 10:33
Kadın başkasının yerine hacca gidebilir mi?

Hac soruları:1.
- Babamın vefatından sonra yerine hacca gitmek istiyorum. Bu hac, babamı hac borcundan kurtarır mı? Kendim gidemezsem yakınımız olan mubarek bir hanımı vekil olarak göndermeyi de düşünüyorum. Hanımın vekil olarak hacca gitmesi caiz olur mu?

Cevap:

-Kendisine hac farz olan baba, hac borcunu yerine getirmeden vefat etmişse borçlu gitmiş demektir. Adına hacca gidilmesini vasiyet etmişse, mirasçılara bu vasiyeti yerine getirmek mecburiyeti vardır. Mirasından sağlayacakları imkanla yerine hacca gider,hac borcundan kurtarmış olurlar.

Vasiyet etmemişse mirasçıların onun yerine hacca gitmeleri mecburiyetten çıkar isteklerine bağlı bir vefakarlık olur.Yaparlarsa sevap alırlar.Yapmazlarsa sorumlu olmazlar.

Bir hanımı vekil olarak göndermeye gelince,bu da caiz olmakla birlikte düşünülecek bir konu olsa gerektir..Çünkü kadının yanında kendine sahip çıkacak bir mahremi olmadan yola çakıp hacca gitmesi biraz tartışmalı bir konudur.

Diyelim ki,hanımın yanında kocası,yahut ta bir mahremi vardır.Ya da yol emniyetini sağlayan hanımlar vardır. Şafii?de yol emniyetini sağlayan hanım arkadaşların arasında mahremsiz de gidebilir. Şafii?yi taklit ederek gidecektir.Bu sebeplerle bu da mümkündür, diye düşünelim.

Ancak,hanımın hac görevlerinde erkeğe nispetle noksanları vardır. Erkekte bu eksikler olmaz.

Mesela, hanımlar hac boyunca hemen herkesin yüksek sesle söyledikleri telbiyeleri (lebbeykeleri) yüksek sesle söyleyemezler. Ayrıca (reml ve hervele) yürümelerinde de sür?at edemezler..

Her ne kadar bunlar haccın kabulüne mani olacak temel eksikliklerden değilse de, kemaline mani olan küçük eksiklerden sayılırlar.

Bundan dolayı bazı fıkıh kitaplarında, kadının vekil olarak hacca gitmesine caiz fakat mekruhtur, gözüyle bakılmıştır.

Vekillik konusunda şu bilgiyi de ifade edeyim: -Şafii?ye göre, vekil olarak hacca gidecek kimsenin önceden kendi adına haccını yapmış olması şarttır!. Ancak Hanefi?de böyle bir şart yoktur. Önceden giden birinin vekil olması her ne kadar tercihe layık ise de, şart değildir. Hiç gitmeyen de vekil olabilir!.

Soru: 2. -Bana haccın farz olup olmadığını nasıl bileceğim.? Hac zenginliğinin ölçüsü nedir? Şayet farz olduğu senede gidemezsem durum ne olur? Sonraki seneye tehir ettiğim için günaha mı girmiş olurum? Hemen mi gitmeliyim?

Cevap: Haccın farz olması için, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, hacca götürüp getirecek kadar boşta bekleyen fazla para mevcut olmalıdır. Geçimine bir zorlanma vaki olmadan hacca gidip gelecek kadar boşta bekleyen parası olan kimse, bu paraya sahip olduğu seneden itibaren hac kendisine farz olmuştur. Hemen giderse farz borcunu vaktinde yerine getirmiş,borçlu kalma ihtimalinden kurtulmuş olur.

Şayet üzümün çöpü,armudun sapı var kabilinden geçersiz mazeretlerle haccını hemen yapmaz da gelecek senelere tehir ederse,tehir ettiği senelerde haccını yaparsa, mesele yoktur. Vaktinde yapmış sevabını almasa da, hac borcundan kurtulmuş olur .Borçlu kalma diye bir ihtimal söz konusu olmaz.

Ancak daha sonraki senelerde elindeki imkanını kaybeder,yahut ta ömür vefa etmeyip gerçek dünyaya göçerse işte bu kimse hac borcuyla gitmiş demektir. Artık ya gerideki vefalı mirasçıları onun adına vekil olarak hac yapıp kendisini borçtan kurtaracaklar.Yahut ta hac borcuyla kalmış olacaktır. Bu bakımdan mümkün olduğu kadarıyla hac farz olduğu senelerde yapılmalı,ciddi olmayan mazeretlerle tehir edilmemelidir.Borçlu kalma ihtimalinden ciddi şekilde endişe etmelidir..

Soru: 3.

-Hacca giden bey hanımını da götürmeye mecbur mu? Yoksa kimin şahsına ait imkanı varsa hac ona mı farz olur? Bey şahsına ait malı bulunmayan hanımını götürmeye mecbur olmaz mı?.

Cevap: Hac,götürüp getirecek kadar boşta bekleyen para sahibine farz olur. Böyle bir imkana sahip olmayan hanıma hac farz olmaz. Bir yakını da kendisini hacca götürmeye mecbur tutulamaz. Bununla beraber imkanı olan beyin, kendisine hac farz olmayan hanımını da yanına alıp götürmesi elbette mecbur olmadığı bir fedakarlık ve fazilet ifadesi olur. Mutluluğun da zirvesine yöneliş sayılır.

Ancak yine de ölçüyü unutmamak gerek.

-Götürebilirse tebrik edilir, götüremezse tenkit edilemez!.Vefasızlık işareti sayılmaz..

Kanuni45
05-02-2007, 10:55
ZENGİNİN HACCI TE?HİR ETMESİ CAİZ Mİ?

Kendisine hac farz olan zengin bunu te?hir eder de ilk senelerde gitmezse durumu ne olur?
Başka bir ifâdeyle hac farziyetini ileride ifâ edeceği niyetiyle te?hir eden kimsenin mes?uliyet durumu ne safhadadır? Bu suâlin cevabını verebilmek için fıkıh kitaplarında haccın farziyeti (fevrî midir, değil midir?) şeklindeki hükmün neticesini bilmek gerekir.

İslâm?ın beş şartından biri olan haccın farziyeti zengin olan kimseye zengin olduğu ilk senede hemen gelir ve zenginliğini takip eden hac aylarında hacca gitme mecburiyeti doğar. Yani fevrî olan haccın daha sonraki senelere özürsüz te?hir edilmesi vebâlden uzak olmaz.

Ancak İmam-ı Muhammed haccın terahî üzere farz olduğu görüşünde olduğundan, hemen gidilmeyip de sonraki senelerde gidilmesinde bir mahzur olmadığını ifâde buyurur.

Buna göre zengin olduğu ilk senelerde hacca gitmemiş kimseler daha sonraki senelerde de bu farzı ifâ ederek borçtan kurtulurlar.

Lâkin, bu meselenin hatırdan çıkarılmaması gereken ince ve hassas bir noktası vardır. Şöyle ki:

Hacca gitme imkânını elde ettiği senelerde gitmeyip te?hir eden zengin, daha sonra elindeki imkânını kaybeder veya hastalanır, fakirleşirse yani hacca gidemezse durumu ne olur? Hac borcu üzerinde kalır mı, yoksa sıhhatini yitirip fakirleştiği için bu mükellefiyetten kurtulmuş mu olur?

İşte bu sualin cevabı daima hatırda tutulmalıdır. Zira kendisine hac farz olan kimse elinde imkânı bulunduğu senelerde mazeretsiz gitmez de te?hir ederse te?hir ettiği senelerde de fakirleşip bir daha hacca gitme imkânını bulamazsa hac borcu üzerinde bâki kalır, huzur-u İlâhî?ye borçlu olarak gider.

Mühim olan cihet burasıdır.

Ama vaktinde yapmadığı haccı daha sonraki senelerde ifâ ederse hac borcundan kurtulur, ancak tam vaktinde gitmiş gibi sevabı olmaz.

Demek oluyor ki, kendisine hac farz olan kimse, hemen gitmez de sonraki senelerde giderse mes?ele yoktur, borçtan kurtulur. Şayet sonraki senelerde sahip olduğu imkânı kaybolur da gidemezse borçlu olarak kalır, vaktinde gitmediği için mükellefiyetten kurtulamaz.

Bu noktayı böylece tesbit ettikten sonra şimdi bir başka kapalı mes?eleye geçmek istiyorum.

Hacca gidecek kadar sıhhî bir kudrete sahip olmayan hastalar ? yaşlılar ? yahut ölmüşler için hac yaptırmak isteyen vefakâr yakınlar, hiç hacca gitmemiş bir kimseyi bunlara vekil olarak hacca gönderebilir mi?

Sualin cevabı ?evet gönderebilir? şeklindedir. Vekil olarak hacca gidecek kimsenin daha evvel haccetmiş olmasının istenmesi, tecrübeli olup ziyaret ve ihram usullerini iyi bileceği ihtimalinden dolayıdır. Şayet hac fârizasını iyi bilen bir âlim ve müttekî kimse bulunursa hiç hacca gitmemiş de olsa vekil olarak gönderilebilir, vekil olduğu kimse nâmına bu haccı ifâ eder.

Şu kadar var ki, fakir olan vekil ilk defa Kâbe?yi görünce kendisine de hac farz olduğundan sonraki senede şahsı nâmına hacca gitmesi gerekir, eğer borçlanmadan gidebilirse...

Kanuni45
05-02-2007, 11:08
MÜSLÜMANIN HAYATINDA KIBLENİN YERİ NEDİR?

Yer yüzü Müslümanları hep birlikte ibadetlerinde Mescid-i Haram?a yönelirler. Çünkü Mekke?deki Mescid-i Haram Müslümanların kıblesini temsil ederken, Mescid-i Haram?ın içindeki Kabe de kıblenin kalbini ifade eder.
Bizler hem ibadetlerimizde hem de diğer bütün hayırlı ve helal olan işlerimizde hep kıbleye yöneliriz, kıbleye yönelerek yapılan işlerde hayır, bereket ümit ederiz. Yani kıble istikametli bir hayat yaşamak isteriz. Nitekim Kurbanımızı kıbleye yönelerek keseriz. Zemzemi kıbleye yönelerek içeriz. Hatta en sonunda mezarımıza da kıbleye yönelik olarak yatarız.

Buna mukabil adi işlerimizde ise, kıbleye yönelmemeyi bir edep ve saygı gereği biliriz. Bundan dolayı ayağımızı kıbleye doğru uzatmayız. Kıbleye yönelik halde tükürmeyiz. Guslederken tesettürsüz halde kıbleye yönelmez, kıbleyi sağımıza solumuza almaya gayret gösteririz. Tuvalet taşı kıbleye yönelik de konmuş olsa bir yana meyleder, o halde iken kıbleye yönelik durmayı bir saygısızlık sayarız. İnşaat yapanlar da tuvalet taşlarını kıbleye yönelik koymamaya dikkat eder gaflette bulunmazlar. Yani Müslüman kıble eksenli yaşar hayatını.

Ayrıca kıble anlayışımız sanıldığı gibi dar ve kısa da değildir.

Kıble, Kabe?nin hem altına aşağı, hem de üstüne yukarı devam eden uzunlukta sonsuz bir manevi direk sayıldığından yerin dibine aşağı inen de, göklerin üstüne yukarı yükselen de önünde kıbleyi bulabilir.

Alt -üst derinliği böylesine sonsuz olan kıblenin sağına soluna doğru da kırk beş derecelik bir genişliği söz konusudur. Yani kıble bir (nokta) değil bir yöndür. Kur?an?ın ifadesiyle (Mescid-i Haram yönü)

Bu sebeple Mekke şehri içinde olanlar Kabe?yi görerek kıbleye yönelmeleri gerekirken uzakta olanlar sadece Kabe cihetine yönelmeleri kifayet eder, aynı noktaya isabet şartı aranmaz.

Kıblenin bu derinlik ve bu genişliğinden dolayıdır ki bazı evlerde ve camilerde kıble tartışmasına gerek olmaz. Çünkü bilinen kıble tarafına yönelmek yeterli sayılır. Kıblenin zıddına bilgi yoksa, kıbleye şüphe ile bakmaya gerek de yoktur. Ancak kıblesi bilinmeyen yerde sorularak namaza durulur, isabet etmediği sonradan anlaşılsa da namaz yeniden kılınmaz. Şayet sormadan rast gele başlamışsa namazın iadesi gerekir. Çünkü kıble bilinmediği yerde rast gele durulmaz, bilenlerden sorularak kılınması gerekir.

Hacca gitmiş olan hanımlar muayyen hale maruz kalırlarsa kıblemiz olan Mescid-i Harama saygılarından dolayı bu halde iken girmezler. Dolayısıyla da tavaflarını yapamazlar. Muayyen halleri bitecek, gusledip temizlendikten sonra kıblemize girip tavaflarını yapacaklardır.

Bu endişeden dolayı bazı hanımlar hacca giderken mazeretlerini durduracak ilaçlar alıyor, böyle bir zorlukla karşılaşmayı da o ayda önlemiş oluyorlar.

Daha açık bir ifade ile Müslüman?ın hayatı da ölümü de kıble eksenli olur. Kıbleden kopuk bir devresi olamaz Müslüman?ın. Şimdi kendimize sorulacak soru şudur:

? Acaba bizim kıble ile ilgimiz ne kadardır? Hayatımızın ne kadarını kıble eksenli yaşıyoruz? Yoksa bizi bekleyen de sonunda derinden derine bir esef etmek mi?

Kanuni45
23-02-2007, 12:45
Hanımların özel hali, hac ibadetine engel olur mu?

Genç yaşta hacca gitmeye niyetlenen hanımların özel sorusuna cevap vermeye çalışacağım bugün. Deniyor ki:
- Hacda iken özel hali başlayan hanım, bu durumda normal olan ibadetini yapamaz, haccını nasıl yapacak? Hatta farz olan son tavafını abdestli olarak yapması vacipken, abdest almaya özel hali engel olan hanım, bu tavafını da yapamaz, özel hali sona erinceye kadar orada beklemesi gerekir. Kafilesi gidecek olan hanım orada nasıl bekleyecek, mecburi tavafını nasıl yapacak?..

Cevap: Efendim, hanımların özel halini hacca mani zannedenler, böyle bir zorluğu öne çıkarıyorlar, kolaylık gösteren görüşleri nazara almıyorlar. Halbuki, özel hal haccın hiçbir yerinde engel olmuyor, özel hali başlayan hanım, haccın tüm gereklerini rahatça engelsiz yerine getirebiliyor. Hatta bu halde iken yapacağı farz olan son tavafı da yapabiliyor, özel halde iken yaptığı bu farz tavaf da geçerli oluyor, sadece abdestsiz tavaf yaptığı için (Hanefilerin bir kısmına göre) bir ceza kurbanı kesmesi gerekiyor. Bu kurbanı da kesen bir Hanefi'nin kendi mezhebine göre de bir eksiği söz konusu olmuyor.

Ancak, diğer bir kısım görüşlere göre ise kurban da gerekmiyor, yapılan hac da bu tavafla tamamlanmış oluyor, yola çıkacak olan kafileyi bekletme mecburiyeti de söz konusu olmuyor.

Üzerinde şüphelerin dolaştırıldığı bu konuya açıklık getirmek için bazı alıntılar arz etmek istiyorum:

Diyanet İlmihali'nde verilen şu bilgiler konuyu aydınlatıcıdır (s. 213):

"Hanefilere göre, hayızlı olarak tavaf yapılması geçerli olmakla birlikte, ceza kurbanı kesilmesi gerekir. Ancak, hayızlı (özel haldeki) kadının (temizliği bekleyememesi durumunda) bu haliyle tavaf edebileceği ve bir ceza gerekmeyeceği görüşü de vardır. Çünkü hayız, iradi (!) olmayan bir hükmi kirlilik hali olduğundan, cünüplükten farklıdır. Hac ibadetinin özel konumu sebebiyle hayızlı kadına tavafta tanınan bu ruhsat (!), namaz ve oruç ibadeti için kıstas teşkil etmemiştir....."

Sayfa 560'taki tespit ise daha açık ve nettir:

"Bazı alimler, sebebi ve temizlenme imkanı iradi olmayan bu mazeret hallerini, cünüplükten ayrı tutup, bu durumdaki kadınların ziyaret tavafı yapabileceğini ve bir ceza da gerekmeyeceğini belirtirler. Grup halinde seyahat edilip kafilenin bekleyememesi halinde bu son görüşün getirdiği kolaylıktan istifade edilebilir!.."

Bu konuda başka kolaylıkların da bulunduğu bilinmektedir. Bazıları yola çıkarken doktora sorarak ilaçlar alıyor, özel hali hac boyunca durdurabiliyorlar. Bu tedbirin dinen yasak olmadığı da biliniyor... Demek ki hanımların özel halinin hacca ve farz olan tavafa mani bir durumu söz konusu değildir. Şüpheye gerek yoktur.

Gelelim yoksulun haccıyla ilgili diğer mühim soruya:

- Mekke, Medine'yi görmeyi çok arzulayan, Efendimiz'i ziyaret etmeyi aşk derecesinde isteyen bir yoksul insan, çevreden borç para bularak hacca gitmek istiyor. Ekonomik durumu böyle bir masrafı yapmaya müsait olmayan bu insanın, dönüşte aldığı borçları nasıl ödeyeceği de belli değil... Böyle birinin borç para ile yaptığı haccı sahih olur mu? Sonra zengin olursa yeniden hacca gitmesi gerekmez mi?

Cevap: Hac, ekonomik durumu müsait olan zengine farzdır. Kimseye muhtaç olmadan gidip gelmeye gücü yetmeyen insana hac farz değildir. Bu sebeple, borçlanarak hacca gitmesi gerekmez. Ama giderse haccı sahih olur. Sonra zengin olursa yeniden hacca gitmesi icap etmez. Çünkü hac ömürde bir defa yapılan bir ibadettir. Sonraları tekrar edilen haclar nafile hac yerine geçer... Nitekim görevli olarak giden işçilerin de farzlarını yerine getirerek yaptıkları hacları sahih olur, sonra zengin olunca yeniden hacca gitmeleri gerekmez.

SORUYU DOĞRU CEVAPLA BEDAVA 100 KONTÖR'Ü HEMEN AL

ForumTURKA.Net