Tüm Versiyonu Göster : Kur'an-ı Kerimden Bir Demet
Kanuni45
21-12-2006, 17:37
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 01 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 02 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 03 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 04 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 05 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 06 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 07 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 08 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 09 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 10 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 11 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KUR'AN ÖĞRENİYORUM - 12 Dinle/ İzle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kur'an-ı Kerim Eğitim Programı ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Elifba ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kur'an-ı Kerim ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]) Öğrenmek için
Kur'an-ı Kerimle ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]) ilgili temel bilgiler
Elif - Ba Programı ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.] ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.] ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.] ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
KURAN ÖĞRETMENi
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
Tecvid Öğretmeni
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
Bir Ayet - Bir Hadis... ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kanuni45
22-12-2006, 18:06
Kur’andaki sıraya göre Sure isimleri
1. Fatiha
2. Bekara
3. Âl-i İmran
4. Nisa
5. Maide
6. En’âm
7. A’raf
8. Enfal
9. Tevbe
10. Yunus
11. Hud
12. Yusuf
13. Ra’d
14. İbrahim
15. Hicr
16. Nahl
17. İsra
18. Kehf
19. Meryem
20. Taha
21. Enbiya
22. Hac
23. Mü’minun
24. Nur
25. Furkan
26. Şuara
27. Neml
28. Kasas
29. Ankebut
30. Rum
31. Lokman
32. Secde
33. Ahzab
34. Sebe
35. Fatır
36. Yasin
37. Saffat
38. Sad
39. Zümer
40. Mü’min
41. Fussilet
42. Şura
43. Zuhruf
44. Duhan
45. Casiye
46. Ahkaf
47. Muhammed
48. Fetih
49. Hucurat
50. Kaf
51. Zâriyat
52. Tur
53. Necm
54. Kamer
55. Rahman
56. Vakıa
57. Hadid
58. Mücadele
59. Haşr
60. Mümtehine
61. Saf
62. Cum’a
63. Münafikun
64. Tegabün
65. Talak
66. Tahrim
67. Mülk
68. Kalem
69. Hakka
70. Mearic
71. Nuh
72. Cin
73. Müzzemmil
74. Müddessir
75. Kıyamet
76. İnsan
77. Mürselat
78. Nebe
79. Naziat
80. Abese
81. Tekvir
82. İnfitar
83. Mutaffifin
84. İnşikak
85. Büruc
86. Tarık
87. A’la
88. Gaşiye
89. Fecr
90. Beled
91. Şems
92. Leyl
93. Duha
94. İnşirah
95. Tin
96. Alak
97. Kadir
98. Beyyine
99. Zilzâl
100. Adiyat
101. Kari’a
102. Tekasür
103. Asr
104. Hümeze
105. Fil
106. Kureyş
107. Ma’un
108. Kevser
109. Kâfirun
110. Nasr
111. Tebbet
112. İhlas
113. Felak
114. Nas
Alfabetik sıraya göre Sure adı ve Kur’an-ı kerimdeki sıraları
Âl-i İmran ( 3.)
A’raf (7.)
Ankebut (29.)
Ahzab (33.)
Ahkaf (46.)
Abese (80.)
A’la (87.)
Alak (96.)
Adiyat (100.)
Asr (103.)
Bekara (2.)
Büruc (85.)
Beled (90.)
Beyyine (98.)
Casiye (45.)
Cum’a (62.)
Cin (72.)
Duhan (44.)
Duha (93.)
En’âm (6.)
Enfal (8.)
Enbiya (21.)
Fatiha (1.)
Furkan (25.)
Fatır (35.)
Fussilet (41.)
Fetih (48.)
Fecr (89.)
Fil (105.)
Felak (113.)
Gaşiye (88.)
Hud (11.)
Hicr (15.)
Hac (22.)
Hucurat (49.)
Hadid (57.)
Haşr (59.)
Hakka (69.)
Hümeze (104.)
İbrahim (14.)
İsra (17.)
İnsan (76.)
İnfitar (82.)
İnşikak (84.)
İnşirah (94.)
İhlas (112.)
Kehf (18.)
Kasas (28.)
Kaf (50.)
Kamer (54.)
Kalem (68.)
Kıyamet (75.)
Kadir (97.)
Kari’a (101.)
Kureyş (106.)
Kevser (108.)
Kâfirun (109.)
Lokman (31.)
Leyl (92.)
Maide (5.)
Meryem (19.)
Mü’minun (23.)
Mü’min (40.)
Muhammed (47.)
Mücadele (58.)
Mümtehine (60.)
Münafikun (63.)
Mülk (67.)
Mearic (70.)
Müzzemmil (73.)
Müddessir (74.)
Mürselat (77.)
Mutaffifin (83.)
Ma’un (107.)
Nisa (4.)
Nahl (16.)
Nur (24.)
Neml (27.)
Necm (53.)
Nuh (71.)
Nebe (78.)
Naziat (79.)
Nasr (110.)
Nas (114.)
Ra’d (13.)
Rum (30.)
Rahman (55.)
Secde (32.)
Sebe (34.)
Saffat (37.)
Sad (38.)
Saf (61.)
Şuara (26.)
Şura (42.)
Şems (91.)
Tevbe (9.)
Taha (20.)
Tur (52.)
Tegabün (64.)
Talak (65.)
Tahrim (66.)
Tekvir (81.)
Tarık (86.)
Tin (95.)
Tekasür (102.)
Tebbet (111.)
Vakıa (56.)
Yunus (10.)
Yusuf (12.)
Yasin (36.)
Zümer (39.)
Zuhruf (43.)
Zariyat (51.)
Zilzâl (99.)
Kanuni45
29-12-2006, 22:34
Kur'an okumak ibadet mi?Sual: S. Ebediyye kitabında (Kur’an okumak ibadet değil) denirken, kitabın başka yerlerinde (ibadettir) diye yazıyormuş. Bu yüzden bu kitaba dil uzatıyorlar. İşin aslı nedir?
CEVAP
S. Ebediyye kitabının büyük bir kısmı, Hanefi mezhebinin en muteber kitaplarından olan Redd-ül muhtar kitabından alınmıştır. Tamamı nakle dayanır. İçinde şahsi fikir yoktur. Kur’an okumakla ilgili kısım da aynen bu kitaptan alınmıştır. Cahiller taat, kurbet ve ibadet ne demek olduğunu bilmedikleri için, böyle mesnetsiz konuşuyorlar.
İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Kurbet, sevap olan bir şeyi bilerek yapmaktır. Velev ki niyete tevakkuf etmesin. İbadet ise işlenmesi sevap ve niyete mütevakkıf olan şeydir. Beş vakit namaz, oruç, zekat, hac gibi niyete tevakkuf eden her fiil hem kurbet, hem taat, hem ibadettir. Kur'an okumak, vakıf yapmak, köle azat etmek, sadaka vermek gibi niyete bağlı olmayan fiiller, sadece kurbet ve taattır, ibadet değildir. (Redd-ül muhtar, Abdestin sünnetleri bahsi)
S. Ebediyye kitabında şöyle bildiriliyor:
(Taatlar, niyetsiz veya Allah için niyet ederek yapılınca, sevap hasıl olur. Taat yaparken, Allahü teâlâ için yaptığını bilse de, bilmese de kabul olur. Yani sevap hasıl olur. Bir kimse Allahü teâlâ için yaptığını bilerek taat yaparsa, buna (Kurbet) denir. Kurbet olan işi de yaparken sevap hasıl olması için niyet etmek şart değildir. Sevap hasıl olması için, Allah rızası için niyet etmek lazım olan taate (İbadet etmek) denir. Niyetsiz alınan abdest ibadet olmaz, kurbet olur. Bununla, hadesden taharet hasıl olup namaz kılınır. Görülüyor ki, her ibadet, kurbettir ve taattır. Kur'an-ı kerim okumak, vakf, köle azat etmek ve sadaka ve Hanefi mezhebinde abdest almak ve benzerleri yapılırken sevap hasıl olmak için, niyet lazım olmadığından, kurbettirler ve taattırlar. Fakat, ibadet değildirler. Taat veya kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyet edilirse, ibadet yapılmış olur.)
Demek ki, taat ve kurbet olan bir iş, Allah rızası için niyet edilirse o zaman ibadet oluyor. Bu bakımdan niyetsiz abdest almak ibadet olmuyor. Allah rızası için abdest almaya niyet edilirse o zaman ibadet oluyor. Bir kâfir de elini yüzünü yıkar aynen abdest alır gibi yapabilir. Onunki ibadet olmaz. Bir kâfir de Kur’an okuyabilir, ama Allah rızası için olmayınca ibadet olmaz.
[Zaten Hempher gibi bazı İngiliz ajanlarının, misyoner ajanların imamlık hadiseleri, abdest alıp namaz kılar görünmeleri, cemaate namaz kıldırmaları, Kur'an okumaları meşhurdur. Bunları ya cemaate sonradan söyleyip namazlarınızı kaza edin diye gülmüşler veya bunları kitaplarında, hatıralarında yazmışlardır.]
Bu inceliği cahiller bilmediği için S. Ebediyye kitabına dil uzatıyorlar. Niyetsiz Kur’an-ı kerim okumanın ibadet olmadığı İbni Âbidin namazın sünnetleri kısmının niyet bahsindedir
Kanuni45
29-12-2006, 22:36
Dinlemek daha sevaptırSual: Bazı kimseler, (Sabah akşam okunan Hüvallahülleziyi, gece okunan Amenerresülünü, imamın okuması yetmez, herkesin kendisi okuması gerekir) diyorlar. Okunan Kur’anı dinlemek, okumaktan daha sevap olmaz mı?
CEVAP
Evet dinlemek daha sevaptır. Okumak sünnet, dinlemek farzdır. Nafileler ve sünnetler, farzın yanında, deniz yanında damla gibi bile değildir. Başkası için namaz kılamayız, oruç tutamayız ama, Kur’an okuyup, sadaka verip sevabını ona bağışlayabiliriz. Bir sevabı kazanmak için illa onu kendimizin yapması gerekmez, başkası bizim için yaparsa bize de sevap olur. Mesela bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bir müminin kabrini ziyaret ederken, Allahümme inni eselüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselam en la tüazzibe hazelmeyyit derse, o ölünün azabı kıyamete kadar kaldırılır.) [Etfal-ül müslimin]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ölülere, dua ile, istiğfar etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdatlarına yetişmek gerekir. İbrahim aleyhisselam, (Ey Rabbimiz, [kıyamette] hesap için ayağa kalkıldığı gün, beni, ana-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle) diye dua etmiştir. (İbrahim 4)
Bir müminin duası ile diğer müminlerin günahları affediliyor ki, böyle dua edilmesi emredilmiştir. Yine her gün namazda, (İbadillahissalihin) diyerek müslümanlara dua ediyoruz. Faydası olmasaydı, her tehıyyatta bunun okunması emredilmezdi.
Bir müminin cenaze namazı kılınırsa veya onun için dua ve istiğfar edilirse ölünün günahlarının bir kısmı veya tamamı affolur. Birkaç hadis-i şerif meali:
(Bir müslüman ölür de, üç saflık bir cemaat namazını kılarsa, o mevta Cennete girmeye hak kazanır.) [Tirmizi, Ebu Davud]
(Ölmüş ana babanız için dua ve istiğfar edin!) [Hakim]
(Sadaka veren kimse, sevabını müslüman ana-babasına da niyet ederse, verdiği sadakanın sevabı, onlara da gider, kendi sevabından da bir şey eksilmez.) [Taberani]
(Bir kimse, başkasının yerine oruç tutamaz, namaz kılamaz; fakat onun orucu ve namazı için fakiri doyurur.) [Nesai]
Tatarhaniyye’de, (Sadaka veren kimse, sevabının bütün müminlere verilmesi için niyet ederse, kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir) buyuruldu. (Redd-ül Muhtar)
Demek ki, birisi sadaka verse, sevabını bize bağışlasa biz de sevap kazanırız. Birisi Kur’an-ı kerim okusa biz de dinlesek, biz de okumuş sayılırız ve okuma sevabından daha fazla alırız.
Kanuni45
29-12-2006, 22:37
KURAN MUCİZELERİ
Kuran Allah sözüdür ve bu gerçeği ispatlayan pek çok mucizesi vardır. Kuran mucizelerinden biri, ancak 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önce Kuran'da bildirilmiş olmasıdır. Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir, fakat çeşitli ayetlerinde, son derece özlü, hikmetli ve mucizevi bir anlatım içinde aktarılan bazı bilimsel gerçekler, ancak 20. yüzyıl teknolojisi ile keşfedilebilmiştir. Kuran'ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bu bilgiler, (Kuran mucizeleri) günümüz insanına Kuran'ın Allah sözü olduğunu bir kez daha ispat etmektedir.
KURAN ve ASTRONOMİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Evrenin yoktan yaratılışı, evrenin genişlemesi, gökyüzündeki yörüngeler gibi ancak modern astronominin ulaştığı gerçekler, 1400 yıl önce Kuran'da haber verilmiştir.
KURAN ve FİZİK ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Demir elementinin yıldızlarda oluştuğunu, maddenin "çift" olarak yaratıldığını ve zamanın göreceli olduğunu biliyor musunuz? Kuran'da bu bilimsel gerçeklerin hepsine işaret edilmiştir.
KURAN ve YERYÜZÜ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kuran ayetlerinde, atmosferin katmanlarından dağların jeolojik işlevlerine, yağmurun oluşumundan deniz dibindeki etkilere kadar dünyamız hakkındaki pek çok bilimsel gerçek açıklanmaktadır.
KURAN ve BİYOLOJİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kuran'da insanın anne rahmindeki gelişimi, çağdaş embriyolojinin bulgularına tamamen paralel bir biçimde anlatılır.
KURAN'IN GELECEKLE İLGİLİ HABERLERİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Allah gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları Kuran'da haber vermiş ve bu olaylar aynen haber verildiği gibi yaşanmıştır.
KURAN'IN GEÇMİŞ DÖNEMLERLE İLGİLİ HABERLERİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kuran'da geçmiş dönemler hakkında verilen bilgilerin bazıları yakın zamana kadar gizli kalmış bazı tarihsel gerçekleri açığa çıkarmaktadır.
KURAN'IN (19 Mucizesi) MATEMATİKSEL MUCİZELERİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kuran'da 19 mucizesi vardır. Benzer anlamlara sahip kelimelerin hep aynı sayıda tekrar edildiğini biliyor musunuz?
KURAN'IN EDEBİ YÖNDEN MÜKEMMELLİĞİ ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Bilimsel ve tarihsel açılardan mucizevi özelliklerinin yanı sıra, Kuran aynı zamanda edebi yönden de hayranlık uyandırıcı, benzersiz bir üsluba sahiptir.
Kanuni45
02-01-2007, 20:11
Mucizelerin en büyüğü
Sual: Muhammed aleyhisselam efendimizin mucizelerinin en büyüğü nedir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’an-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belagati insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemiyor.
Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslam düşmanları, Kur’an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana gelmişlerdir. İslam düşmanlarından ve muattala, melahide ve karamita denilen müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’an-ı kerimi değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır.
Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’an-ı kerimde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbabı anlayabilmektedir.
Semavi kitapların hepsinde, Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir. Kur’an-ı kerimde mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir.
Kur’an-ı kerimi okumak çok büyük bir nimettir. Allahü teâlâ, bu nimeti Habibinin ümmetine ihsan etmiştir. Melekler bu nimetten mahrumdurlar. Bunun için, Kur’an-ı kerim okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsirler, Kur’an-ı kerimdeki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyamet günü, Peygamber efendimiz minbere çıkıp Kur’an-ı kerim okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.
Mucize olarak onlara Kur’an yetmez mi?
Kur’an-ı kerim misli olmayan büyük bir mucizedir. Aşağıda beyan edeceğimiz gibi, içinde en derin ilmi ve fenni bilgiler, bütün dünyada bugüne kadar yapılmış medeni kanunlara numune teşkil edecek ilmi ve hukuki esaslar, eski tarihe ait birçok bilinmeyen malumat, insanlara verilebilecek en büyük ahlak esasları, nasihatler, dünya ve ahiret hakkında en mantıki izahat esasları ve bunlara benzer, o zamana kadar hiçbir kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur bile edemediği hususlar vardır. Bunlar, kimsenin söyleyemeyeceği yüksek bir ifade ile beyan edilmiştir.
Peygamber efendimiz ümmi idi. Yani kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiç bir şey yazmamıştı. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
([Ey Muhammed “aleyhisselam”! Bu Kur’an-ı kerim sana indirilmeden önce] Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]
[Müşrikler, Kur’an-ı kerimi, başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış derlerdi. Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmi olarak bildirilmiştir, bu ise ümmi değil diye şüpheye düşerlerdi.]
Kur’an-ı kerim, Allahü teâlâ tarafından vahiy edilen muazzam bir eserdir. Şimdi bunu tetkik edelim:
Bir yeni peygamber zuhur edince, onun etrafında toplanan halk, ondan mucizeler bekler. Gerek Musa aleyhisselam, gerek İsa aleyhisselam peygamberliklerini ispat etmek için mucizeler göstermek zorunda kaldılar. Hakikatte bu mucizeler, ancak Allahü teâlânın emir ve müsaadesi ve yaratması ile meydana geldi. Bizim gibi insan olan Peygamberler, kendiliklerinden mucize yapamazlar. Mucize, ancak Allahü teâlâ tarafından yaratılır. Peygamberler ancak, Allahü teâlânın yarattığı mucizeleri insanlara gösterirler.
Allahü teâlâ, Peygamber efendimize en büyük mucize olarak (Kur’an-ı kerimi) vahiy etmiştir. Kur’an-ı kerim, mucize olduğu muhakkak olan en büyük kitaptır. Halbuki insanlar, Muhammed aleyhisselamdan, semadan bir kitap indirilmesini veya bir dağı altuna çevirmesini istiyorlardı. Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(“Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. [Ey habibim] Sen onlara de ki, mucizeler Rabbimin katındadır. [Allahü teâlânın kudreti ve iradesi ile olur. Ne zaman ve nasıl isterse öyle yaratır. Bunları yapmak benim elimde değildir.] Doğrusu ben ancak Onun azabını size tebliğ edici, haber vericiyim. Kur’an gibi bir kitabı sana indirmiş olmamız, onlara [mucize olarak] yetmez mi? Elbette inanan kavim için, onda rahmet ve ibret vardır.) [Ankebut 50,51]
O halde, Muhammed aleyhisselamın en büyük mucizesi, Kur’an-ı kerimdir. (Bu Allah kitabı değildir, onu Muhammed yazmıştır) diyebileceklere karşı da, Allahü teâlâ, yukarıda meal-i şerifini bildirdiğimiz, Ankebut suresinin kırksekizinci âyetinde cevap vermiştir. Böyle şüphelere mahal bırakmamıştır.
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın ümmi, yani okuma yazma öğrenmemiş olduğunu bildirmiş ve bu sebepten Kur’an-ı kerimin ancak Allahü teâlâ tarafından vahiy edilebileceğinin anlaşılmasını dilemiştir.
Allahü teâlâ, Nisa suresinin 82. âyetinde mealen, (Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı) buyurulmuştur. Allah kelamı olmadığını öğrendiğimiz bugünkü (Kitab-ı mukaddes)de, Tevrat ve İncillerde pek çok ihtilaflar vardır. Bu da, bunların asılları bozularak sonradan, insan eliyle yazılmış olduklarını ispat etmektedir.
Şimdi, Kur’an-ı kerimin büyük bir mucize olduğunu beraber görelim.
Bir kitabın mucize olması için, onun çok belagatli bir lisanla yazılmış olması, kimsenin o zamana kadar bilmediği, duymadığı hakikatleri, hikmetleri ortaya koyması ve eserin hiçbir kimsenin yapamayacağı bir tarzda tertip edilmiş bulunması lazımdır.
Kur’an-ı kerimin lisanının belagati hakkında çok misal verilmiştir. Bu husus, esasen bütün dünya tarafından kabul edilmiştir. Kur’an-ı kerimin belagatini inkâr eden tek insan yoktur.
Kur’an-ı kerimde, o zamana kadar hiç bilinmeyen hususlar zikredilmiş midir? Bunu tetkik edelim:
Bugün dünyamızın nasıl meydana geldiği hakkında büyük ansiklopedilerde ve fen adamlarının kitaplarında şu malumat vardır:
(Milyarlarca sene evvel, bütün kâinat [Evren] bir tek parçadan ibaret idi. Bu tek parçanın ortasında birdenbire büyük bir infilak oldu ve bu tek parça birçok parçalara ayrıldı. Parçaların her biri başka bir cihete doğru gidiyordu. Nihayet, bu parçaların bazıları birbirleriyle birleşerek muhtelif seyyareler [gezegenler] ve ayrı ayrı galeksiler [saman yolları], güneşler ve peykler [aylar] meydana getirdiler. Artık Fezada [uzayda] bu ilk patlamaya karşı bir mukavemet kalmadığından, bu seyyareler ve uydular ve bunların içinde bulundukları galeksiler fezada kendi mahreklerinde [yörüngelerinde] devr etmeye [dönmeye] ve yüzmeye devam ettiler. Dünya, içinde güneşin de bulunduğu bir galeksidir. Kâinatta sayılamayacak kadar çok galeksiler vardır. Kâinat, gittikçe genişleyen bir manzume [sistem]dir. Galeksiler yavaş yavaş dünyadan uzaklaşmaktadır. Çünkü, Kâinat, genişlemektedir. Bir kere, süratleri ziyanın süratine varırsa, artık öteki galeksileri görmemize imkan kalmayacaktır. Şimdiden, daha kuvvetli teleskoplar yapmaya mecburuz. Zira, bir müddet sonra, onları göremiyeceğimizden korkmaktayız) diyorlar.
Kendileri ile görüştüğümüz fen adamlarına, (Bu neticeye ne zaman vasıl oldunuz?) dediğimiz zaman, (Şöyle böyle 50-60 seneden beri, bütün dünya fen adamları bu kanaatlerde birleşmiştir) demektedirler. 50-60 sene, dünya hayatında çok kısa bir fasıladır.
Şimdi hemen bu hususta âyet-i kerimelerde ne buyurulduğuna bakalım:
(İnkâr edenler, gökler ve Erd küresi birbirlerine yapışık iken onları ayırdığımızı bilmezler mi?) [Enbiya 30]
(İnkâr edenlere bir delil de, gecedir. Biz, ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler. Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner.) [Yasin 37,38]
Demek oluyor ki, Allahü teâlâ, fen adamlarının ancak 50-60 sene evvel meydana çıkarabildikleri dünyanın yaratılışını bundan tam 1400 sene evvel insanlara bildirmiştir.
Şimdi yine fen adamlarına dönelim:
Biyologlar: (Bugün hayatın nasıl meydana geldiğini şöyle açıklıyoruz: Dünyanın ilk havasında amonyak, oksijen ve karbonik asit vardı. Yıldırımların tesirleri ile bunlardan amino-asitler meydana geldi. Milyarlarca sene evvel, ilk defa su içinde protoplazma husule geldi. Bunlardan ilk amibler meydana çıktı. Hayat suda başladı. Sudan karaya çıkan canlılar, havadan amino-asitleri alarak proteinli bünyeler meydana getirdiler. Görüldüğü gibi, bütün canlılar sudan gelmektedir ve ilk canlılar suda teşekkül etmiştir) diyorlar.
Şimdi, âyet-i kerimelerde ne buyurulduğuna bakalım:
(İnkâr edenler, bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mi?) [Enbiya 30]
(İnsanı sudan [meniden] yaratarak erkek ve kadın akrabalar yapan Allah’tır.) [Furkan 54]
(Yerin yetiştirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allahü teâlâ her türlü ayb ve noksandan münezzehdir.) [Yasin 36]
Burada, nebatatı ve hayvanatı tetkik edenlere ve bunların yanında (Bilmedikleri şeyler) buyurarak, insanların ancak zamanla ve yavaş yavaş bulabildikleri, atom enerjisi gibi, yeni kaynakları inceleyen ilim adamlarına imalar, işaretler vardır. Nitekim âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Gökleri ve yerleri yaratması, renklerinizin ve lisanlarınızın ayrı olması, Onun varlığının âyetlerinden [işaretlerinden]dir. Doğrusu burada âlimler [anlayış sahipleri] için ibret vardır.) [Rum 22]
Demek oluyor ki, (lisan ve renk farklarında) henüz bizim bugün daha bilemediğimiz bazı incelikler vardır. Bunlar zamanla meydana çıkacaktır.
Şimdi, dünyanın sonu hakkındaki malumatımızı tetkik edelim. Fen adamları, (Dünyanın muhakkak sonu gelecektir. Nitekim, kâinatta bazen bir seyyare parçalanıp ortadan kaybolmaktadır. Bizim tetkiklerimize göre, dünyamız, önceden kat’i olarak hesap edemediğimiz bir zaman sonra, muvazenesini kaybederek param parça olacaktır) demektedirler. Halbuki bunu Kur’an-ı kerim bize 1400 sene evvel bildirmiştir. Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman.) [Zilzal 1,2]
(Size, [varlığına ve birliğine delalet eden] âyetlerini, mucizelerini gösteren, size gökten rızk indiren Odur. Bu âyetlerden, işaretlerden Allah’a inananlardan başkası ibret almaz.) [Mümin 13]
Buradaki (gökten rızk indiren) tâbiri, çok kereler Musa aleyhisselam ve kavmi, çölde yolunu kaybettiği zaman, gökten inen (Kudret helvası) denilen ve bugün de susuz yerlerde peyda olan Manna adlı şekerli maddeyi işaret olabilir denilmiştir. Halbuki bu açıklama yanlıştır. Tefsir kitaplarında, âyet-i kerimedeki (Size gökten rızk indiren) mealindeki kısım, (Size gökten rızkınızın sebebi yağmur ve gayrilerini [kar, rutubet] indiren Allahü teâlâdır) şeklinde tefsir buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, bizim rızkımızı hakikaten semadan indirmektedir.
Bunu biraz izah edelim. Bugün, en büyük fen adamları, dünyada albüminlerin, proteinlerin nasıl meydana geldiğini şöyle izah etmektedir: (Yağmurlu günlerde yıldırım ve şimşeklerin tesirleri ile havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot monoksit gazını meydana getirmekte, bu gaz tekrar oksijenle birleşerek, turuncu renkli azot dioksid, diğer taraftan yine yıldırım ve şimşeklerin tesiri ile havadaki rutubet ve azottan, amonyak meydana gelmektedir. Azot dioksid ise, rutubetin tesiriyle nitrik aside dönüşmekte, bu sefer nitrik asit ile amonyak, yine havada bulunan karbonik asitle birleşerek amonyum nitrat ve amonyum karbonat hasıl olmakta, meydana gelen bu tuzlar, yağmurla yer yüzüne inmektedir. Yer yüzünde bu tuzlar toprakta bulunan kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum nitratı meydana getirmekte, bu tuz da nebatat [bitkiler] tarafından mass edilerek [emilerek] onların yetişmesine sebep olmaktadır. Bu nebatatı yiyen insanlarda ve hayvanlarda, o maddeler muhtelif proteinlere, [ki bunların arasında albüminler de vardır] tehavvül etmekte ve bu hayvanların etlerini, sütlerini, yumurtalarını yiyen insanları beslemektedir.)
O halde, insanların rızkı, Kur’an-ı kerimde bildirilmiş olduğu gibi, semadan gelmektedir.
Şimdi bir de Musa aleyhisselam zamanında tanrılık iddiasında bulunan Firavun’un, (ibret için) ne olduğuna bakalım:
“(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.” [Yunus 92]
Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen isimdir. Mısır’a hakim olan 26 firavun sülalesi vardı. Her sülalede çeşitli firavunlar asırlarca hükümdarlık etti. Musa aleyhisselam zamanındaki firavun, tanrılık iddiasında bulundu. Kendisine secde etmeyenlere ve Musa aleyhisselama inananlara işkence ve zulümler yaptı. Bu firavun dört yüz sene yaşamış, bir defa baş ağrısı görmemişti. Eğer bir defa başı ağrısaydı, bu saygısızlık hatırına gelmezdi.
Musa aleyhisselam, Mısır’a gelip Firavunu dine davet etti. Firavun kabul etmedi. Yanındaki veziri Hâmân’a sordu. O da; “Musa, büyük sihirbazdır. Bizi aldatıp, memleketimizi elimizden almak istiyor.” dedi. Böylece Firavunun imana gelmesine mani oldu ve iman eden hanımı Âsiye’nin de şehid olmasına sebep oldu.
Musa aleyhisselamın mucizelerine Firavun inanmadı, kâfirlerin suları kan oldu, kurbağa yağdı, cilt hastalıkları oldu. Üç günlük karanlık devam etti. Firavun bu mucizeleri görünce korktu. Musa aleyhisselam ile inananların Mısır’dan gitmesine izin verdi. Sonra Firavun bu iznine pişman oldu. Askerlerle arkasına düştü. Kızıldeniz’in Süveyş kısmında askerleri ile birlikte boğuldu.
Firavunun, Musa aleyhisselama ve ona inanan kimselere karşı yaptığı işler hakkında Bekara, Kasas, Tâhâ, Şuarâ, Tahrim, Gâfir (Mü’min), A’râf, Yunus, Zuhruf, Duhan, İsrâ, Sâffât, Ankebut surelerinde bilgi verilmektedir. Yunus suresi 92. âyet-i kerimesinde mealen; “(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler” buyurulmaktadır.
Üç bin seneden fazla bir zaman önce ölen bu Firavunun cesedi, mumyalanmış olarak değil, ibret-i âlem için mumyasız olarak korunmuştur, tam bir ibret vesikası olarak vücudu hiç bozulmamış, etleri çürümemiş ve tüyleri dahi dökülmemiş şekilde ve secde eder vaziyette bulunmuştur. Firavunun bozulmamış bu cesedi şimdi Londra’daki British Museum’da teşhir edilmektedir.
Son olarak, Kur’an-ı kerimin Muhammed aleyhisselamın en büyük mucizesi olduğuna dair, herkesin bildiği bir olayı, bir hakikati burada tekrar hatırlatalım:
Müslümanlığı tercih edenlerin arasında denizaltı araştırmaları ile bütün dünyanın yakından tanıdığı, dünyanın en meşhur denizaltı kâşiflerinden Fransız ilim adamı Kaptan Kusto yer alıyor.
Televizyonda yayınlanan Yaşayan Deniz programı ile okyanusların sırlarını bir bir gözler önüne getiren Kaptan Kusto, İslam dinini tercih etmesine asıl sebep olan vak’anın, Atlas Okyanusu ile Akdeniz sularının birbirine karışmadığını tespit ettikten sonra, bunun 1400 sene önce dünyaya indirilen Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğunu görmesi olduğunu bildirdi.
Kaptan Kusto, İslam dinini tercih etmesine sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:
(1962 senesinde Alman ilim adamları, Aden körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendeb boğazında, Kızıldeniz’in suyu ile Hind Okyanusunun suyunun birbirine karışmadığını bildirmişlerdi. Biz de, Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışıp, karışmadığını tetkik etmeye başladık. Evvela, Akdeniz’in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve kesâfeti ile ihtiva ettiği canlıları tespit ettik. Aynı tetkikatı Atlas Okyanusunda tekrarladık. İki su kütlesi binlerce seneden beri Cebelitarık boğazında birleşiyordu. Bu vaziyette, iki su kütlesinin karışması ile tuzluluk, kesâfet gibi unsurların birbirlerine müsavi, hiç olmazsa yakın olması icap ediyordu. Halbuki, her iki denizin en yakın kısımlarında bile deniz suyu kendi hassasını koruyordu. Yani, iki denizin birleşme noktasında bir su perdesi iki deniz suyunun birbirine karışmasına mani oluyordu. Bu hâli anlattığım [İslamiyet'i seçerek müslüman olan] Profesör Maurice Bucaille, bunda şaşılacak bir şey olmadığını, İslam’ın kudsi kitabı Kur’an-ı kerimin bunu açık bir şekilde yazdığını söyledi. Hakikaten bu hâl Kur’an-ı kerimde açıklanıyordu. Bunu öğrenince Kur’an-ı kerimin (Allahü teâlânın kelamı) olduğuna inandım. Hak din olan İslamiyet’i seçtim.)
Birbirine karışmayan iki denizin bulunduğu hususunda birkaç âyet-i kerime vardır:
(Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı iki denizin arasına bir engel, aşılamaz bir serhat koyan Odur.) [Furkan 53]
(İki deniz, birbirine bitişik iken, [Rabbinizin koyduğu engel ile] birbirine karışmaz.) [Rahman 19, 20]
(....iki deniz arasına perde koyan...) [Neml 61]
(İki denizden biri tatlıdır, harareti keser, içimi kolaydır. Diğeri de tuzludur, boğazı yakar.) [Fatır 12]
Yukarıdaki bilgileri, (Kur’an-ı kerimde bildirilen şeyler, fen bilgilerine uymuyor, Muhammed “aleyhisselam” arkadaşlarıyla kendi yazdı) diyenlere cevap olarak yazıyoruz.
İslam âlimleri, tefsir ilminin mütehassısları, âyet-i kerimeleri, zamanlarındaki fen bilgilerine göre tefsir etmişlerdir. Biz burada, Kur’an-ı kerimin her asırdaki fen bilgilerine uygun olduğu gibi, en yeni keşiflere de muvafık olduğunu göstermek istiyoruz. Her âyet-i kerimenin birçok, hatta sonsuz manası vardır. Çünkü, Allahü teâlânın bütün sıfatları gibi, kelam sıfatı da sonsuzdur. Bu manaların hepsini, ancak Kur’an-ı kerimin sahibi, yani Allahü teâlâ bilir. Bunların çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir. Bu mübarek Peygamberi de, münasip gördüklerini Eshabına haber vermiştir. Yukarıda verdiğimiz malumat, o manalar deryasından birkaç damla olabilir kanaatindeyiz.
Şimdi biz, bütün bu fen adamlarına, (Acaba bu hakikatleri bundan tam 1400 sene evvel, okuma yazma öğrenmemiş olan bir zat düşünebilir miydi?) diye soracak olsak, onlar: (Böyle şey olur mu? Bugün, bu hakikatlere varmak için, insanlar sayısız kitaplar okumuşlar, sayısız tecrübeler yapmışlar ve ancak asırlardan sonra, bu hakikatlere varmışlardır. Bu tecrübeleri yapabilmek için, uzun seneler okumak, muazzam laboratuvarlar kurmak, birçok hassas aletleri hazırlamak ve kullanmak icap eder) diyeceklerdir.
O halde, okuma yazma öğrenmemiş olan ve tamamen cahil bir muhitte yetişen bir zatın, böyle muazzam ilmi hakikatleri kendiliğinden bulup ortaya koyması düşünülebilir mi? Elbette ki düşünülemez. O halde, Kur’an-ı kerimin Muhammed aleyhisselam tarafından yazıldığı iddiasını yapmak hiçbir bakımdan doğru değildir. Bugün, birçok gayretlerden sonra, elde edilen hakikatleri bize 1400 sene evvel bildiren bir kitab, ancak Allahü teâlânın Kitabı olabilir. Böyle muazzam bir kudret, insanlarda olamaz. Ancak Allahü teâlâda vardır. Yukarıdaki hususları dikkat ile okuyan herkes, buna inanacaktır. Buna inanmamak taassup, inatçılık ve cahillik olur. Muhammed aleyhisselam Kur’an-ı kerim surelerini neşr ederken, ancak Allahü teâlânın kendisine vahiy ettiği sözleri nakil ediyor, bunları O da, diğer insanlarla birlikte öğreniyordu.
Resulullah efendimiz hakkında, bütün dünyanın ancak hürmet duyduğunu ve mutaassıp birkaç papazdan başka hiç kimsenin aleyhinde hiçbir söz söylemediğini bir kere daha tekrar edelim. Aşağıda Almanya’da Stuttgart şehrinde 1888 [h.1305] senesinde, neşr edilmiş olan Kürschner ansiklopedisinin (Muhammed ve İslam dini) hakkındaki yazısını beraber okuyalım. Bu yazıyı bir ansiklopediden almamız, bu gibi kitapların, tamamen her hususu yanlış yazamayacaklarına göre, bazı hususları doğru yazmak mecburiyetinde kalmaları sebebi iledir. Bizi burada asıl alakadar eden kısım, Peygamber efendimizin ahlakı ve meziyetleri hakkında kullanılan sözlerdir. Daha bundan yüz sene evvel, İslam dini hakkında hıristiyan ilim adamlarının neler düşündüğünü de bildirdiği için, bu parçayı tamamen tercüme ederek sizlere sunuyoruz:
(Muhammed “aleyhisselam”ın künyesi, Ebülkasım bin Abdullahdır. İslam dininin müessisidir. 20 Nisan 571 tarihinde Mekke’de doğmuştur. Küçük yaşından beri ticaret ile meşgul olmuş, çok seyahatler yapmış, halk ile temas etmiş, her şeyi öğrenmeye heveslenmiştir. Daha genç yaşında, zengin bir tüccardan dul kalmış olan ve işlerini takip için kendisini yanına almış bulunan, Hatice ile evlenmiştir.
610 senesinde, kendisinin Peygamber olduğuna ve Allah tarafından kendisine vahy geldiğine inanmış ve tek Allah mefhumunu, birçok putlara tapan Araplara tebliğ için, büyük bir gayret ile faaliyete geçmiştir. Muhammed “aleyhisselam”, Allah tarafından bu vazifenin kendisine verildiğine bütün kalbi ile inanıyordu. Mekke halkının büyük kısmı kendisinin aleyhinde olduğu, fikirlerini şiddet ile red ettiği, hatta kendisini öldürmek istedikleri halde, mücadelesini, faaliyetini durdurmadı. Nihayet, kendisine karşı çıkanların fazla tazyiki üzerine, 622 senesinde Mekke’den ayrılarak Yesrib [Medine] şehrine gitti. Müslümanlar bu harekete (Hicret) adını verirler ve takvimlerini bu tarihe göre başlatırlar.
Muhammed “aleyhisselam”, Medine’de birçok taraftar buldu. Bir putperestlik dini olan eski Arap dinini tamamen ıslah, onlara Allah’ın bir olduğunu ispat etmek istiyordu. Muhammed “aleyhisselam”ın bildirdiğine göre, hak din olan İbrahim “aleyhisselam”ın dininde bildirdiği esaslar ile, Musa ve İsa’nın “aleyhimesselam” bildirdikleri dinlerin esasları birdi. Fakat sonradan bu dinlerin içerisine bozuk itikadlar, inanışlar karıştırılarak tahrif edilmiş, yahudilik ve hıristiyanlık şeklini almıştı. Muhammed “aleyhisselam”, bütün bu dinlerin birbirinin temadisi, devamı olduğunu ve en temizlenmiş şeklinin ise, ancak İslamiyet olduğunu herkese anlatıyordu.
(İslam) demek, (kendini tamamen teslim etmek) demektir. İslam dininin kitabı, Kur’an-ı kerimdir. Diğer dinlerin kitaplarında yalnız manevi hususlardan bahis olunurken, Kur’an-ı kerimde aynı zamanda, içtimai, iktisadi ve hukuki hükümler de mevcuttur. İnsanlara dünyada neler yapmaları lazım geldiği hakkında, hatta medeni kanun şeklinde olan hükümler çoktur. Aynı zamanda, nasıl ibadet edileceği, nasıl oruç tutulacağı, vücudun nasıl yıkanacağı hakkında emirler bulunduğu gibi, diğer insanlara ve başka dinden olanlara karşı nasıl hüsn-i muamele edileceği hakkında da malumat vardır. Kur’an-ı kerim, müslüman olmayan zalim hükümetlere karşı mücadeleyi emreder. Bütün esası tek Allah’a ibadet etmektir. Dini resimleri, heykelleri men eder. Şarabı ve domuz etini yasaklar. Musa ve İsa’yı da “aleyhimesselam”, Peygamber olarak kabul eder. Fakat, bunların derecelerinin son Peygamber olan Muhammed “aleyhisselam”dan daha aşağı olduğunu bildirmiştir.
İslam dinini kabul edenler ve Onun emirlerine uygun olarak yaşayanların ahirette, içinde dünya zevkleri, nehirler, meyveler, ipekli sedirler bulunan Cennete gideceklerini ve orada kendilerine genç ve güzel huriler verileceğini müjdeler.
Muhammed “aleyhisselam”, gayet güzel huylu, güler yüzlü, kibar tavırlı ve çok dürüst bir zat idi. Daima hiddet ve şiddetten kaçmış, hiçbir zaman zulüm yapmamıştır. Müslümanların daima iyi huylu, güler yüzlü olmasını istemiş, Cennete iyi huy ve sabır ile gidileceğini bildirmiştir. Doğru sözlülüğü, merhameti, fakirlere yardımı, misafirperverliği, şefkati, daima Müslümanlığın esas temelleri olduğunu beyan etmişti. Daima kanaat ile yaşamış, debdebe ve gösterişten kaçınmıştır. Müslümanlar arasında hiçbir sınıf farkı tanımamış, en fakir bir müslümanın bile hatırını saymıştır. Büyük bir zaruret olmayınca, zora başvurmamış, bütün meseleleri tatlılık ile, anlaşma ile, nasihat ve izah ile hal etmeye uğraşmış ve çok kereler bunda muvaffak olmuştur. 630 tarihinde tekrar Mekke’ye dönerek, bu şehri kolayca feth etmiş ve çok kısa zaman içinde, yari vahşi Arapları, dünyanın en medeni insanları hâline getirmiştir.
İslam dini, her birinin hakkını tanımak şartı ile, bir erkeğin dörde kadar kadınla evlenmesine izin vermektedir. Muhammed “aleyhisselam”, 8 Haziran 632 tarihinde vefat etmiştir.) (Kürschner Ansiklopedisi)
Ansiklopedinin bu yazısını okuduğumuz zaman, şu kanaate varıyoruz:
Bunu hazırlayan tarihçi, İslam dininin Allahü teâlânın dini olduğuna tam inanmasa bile, bu dinin mükemmel bir din olduğunu ve tek Allah’a inanmayı emrettiğini, vahşi Arapları medeni yaptığını kabul etmekte, hele Peygamber efendimizden, pek büyük bir meth ve sena ile bahsetmektedir. İşte, ne mükemmel bir insan olduğunu bütün dünyanın tasdik etmek mecburiyetinde kaldıkları Muhammed aleyhisselama, son derece dürüstlüğü ve sadakati sebebi ile, en büyük düşmanları, azgın kâfirler dahi (Muhammed-ül-emin) [Kendine güvenilir Muhammed] derlerdi. Bu kudsi vazifeyi, her türlü müşkilata rağmen, devam ettirdi.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158]
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmez.) [Sebe 28]
(Alemlere [Cin ve insanlara ilahi azap ile] korkutucu [uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah’ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1]
(De ki, insanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur’anın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, yemin olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88]
(Muhammed “aleyhisselam”, kendi arzusu ile konuşmaz. [Çünkü O, tevhidi ilan ve şirki yok etmek ve dini yaymak ile emr olunmuştur.] Onun [din işlerinde] konuşması ancak vahiydir.) [Necm 3,4]
(De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Şu var ki) bana İlahınızın sadece tek bir ilah olduğu vahiy olunmuştur. [Zatında benzeri, sıfatlarında şeriki, ortağı yoktur.] Rabbine kavuşmak isteyen bir kimse, amel-i salih, faydalı iş işlesin ve Rabbine kulluk etmekte hiç şerik [ortak] koşmasın.) [Kehf 110]
Bütün bu zikrettiğimiz hususlar, beyan ettiğimiz hakikatler, tertibindeki ilahi nizam, Kur’an-ı kerimin dünyanın en büyük mucizesi olduğunu, inansın inanmasın herkese gösteriyor.
Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, hidayet ve hak din İslam ile gönderen Odur. Şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28]
(Müşrikler istemeseler de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan] Kur’an ve İslam dini ile birlikte gönderen Allahü teâlâdır.) [Saf 9]
Kanuni45
02-01-2007, 20:14
Benzerine de saygı gerekirSual: Kur’an-ı kerimi teybe, kasete, VCD veya CD’ye almak caiz midir? Alınca saygı gerekir mi? Bunları dinlemek ibadet olur mu?
CEVAP
Bunlara Kur'an-ı kerim almak, kağıt üzerine yazmak gibidir. Teyp, kaset ve cd, müzik, şarkı, keyif, oyun ve eğlence için kullanılıyor ise de, kağıt da, roman, açık resim, eğlence ve fuhuş dergileri olmaktadır. Kur'an-ı kerim kağıda yazılınca Mushaf olur. Mushaf, Kur'an-ı kerimin okunmasına ve öğrenmesine ve ezberlenmesine sebep ve vasıta olduğu için kıymetlidir. Kaset ve diğerleri, Kur'an-ı kerimin benzerini işiterek öğrenilmesine ve ezberlenmesine vasıta olmaktadır. Kur'an-ı kerimi, bu niyet ile, teyp, cd ve kaset üzerine almak caiz olur. Bunlara da, Mushaf-ı şerife olduğu gibi hürmet etmek, bunlara başka şeyler doldurmamak, yükseğe koymak, üzerlerine bir şey koymamak, abdestsiz tutmamak, kâfirlere, fasıklara vermemek, başka şeyler bulunan bantlar ve plaklar arasına koymamak, fısk, oyun, eğlence yerlerinde çalmamak lazımdır.
Kur'an-ı kerim dinlemek için kullanılan teyp, hiçbir zaman fısk meclislerine [günah işlenen yerlere] götürülmemeli, bunlarda hiçbir zaman, haram olan çirkin şeyler çalınmamalı. Çalgı çalmakta kullanılan bir teybin Kur'an-ı kerim dinlemek için de kullanılması, şarkı, türkü okuyan fasık bir hafızın okuduğu Kur'anı dinlemeye benzer ki, bu da caiz değildir.
Kısacası, Kur'an-ı kerim bulunan bantlar ve kasetler Mushaf-ı şerif gibi kıymetlidir. Bunlara da saygısızlık yapmamalıdır. Şu kadar var ki, bunlardan Kur'an-ı kerimi dinlemek, hafızdan dinlemek gibi olmaz. Tam benzerini dinlemek olur. Kur'an-ı kerimi dinlemek sevabı hasıl olmaz. Çünkü İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Kur'an-ı kerimi tilavet etmek [okumak] demek, şuurlu bir kimsenin, Kur'an-ı kerim okuduğunu bilen insanın okuması demektir. Benzerini de saygı ile dinlemek farzdır. Küçük çocuğun şuursuz olarak okuduğunu dinlemek de lazımdır. (Redd-ül-muhtar)
Benzeri ile ibadet olmaz ise de, okunan Allah kelamıdır, saygı durmak şarttır.
Kanuni45
02-01-2007, 20:21
Sesli Kur'an- Kerim ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]) Sohbetleri
Görüntülü Kur'an-ı Kerim ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.] betleri&siralama=id&siralamasekli=DESC)Sohbetleri
Abdurrahman Sadien ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Abdurrahman Sadien2 ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kur'an Okuyan JApon Çocuklar...
[Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.]
4mlVchoNdx8
Kur'an Allah'dandır...
5C7Nt2OYpfA ([Linkleri görebilmek için kayıt olmanız gerekiyor. http://www.forumturka.net/forum/register.php link'ini alıp browser'ınıza yapıştırmanız yeterlidir.])
Kur'an Mucizedir...
_8AxoI8HCBw
Kur'an-ı Kerim'den Rahman Suresi M. Emin Ay
1A6DhbVnYvg
Surah Thariq-Tarik Suresi
qo10x2QNvsM
Surah Shamsh-Sems Suresi
3bErI3K8Ytg
Surah Shamsh-Duha Suresi
NESGJzA_LV8
Kanuni45
02-01-2007, 20:26
Kur’an-ı kerim değişmemiştir
Sual: İbni Sebeciler, “Kur’anı ilk üç halife değiştirdi” diyorlar. “Ben bir resulüm” diyen Reşat Halife de, Tevbe suresinin son iki âyeti değişti diyor. Bunlara nasıl cevap verebiliriz?
CEVAP
Kur’an-ı kerime inanan insan böyle bir iddiada bulunamaz. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini [Kur’anı] değiştirebilecek [hiçbir şey, hiçbir kuvvet] yoktur.) [Enam 115]
(Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]
(Kulumuza [Resule] indirdiğimizden [Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23, 24]
(De ki: Bu Kur’anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88] [14 asır geçtiği halde, birçok din düşmanı, hâşâ Allahü teâlâyı yalancı çıkarmak için uğraşmışsa da bunu yapamadılar.]
(Eğer Kur’an, Allah’tan başkasından gelmiş olsaydı, içinde pek çok tutarsızlık [tenakuz, çelişki] bulunurdu. Bunu düşünemiyor musunuz?) [Nisa 82]
(Kur’anı kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: O halde Allah’tan gayri çağırabildiklerinizi [yardıma] çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.) [Hud 13]
(Eğer o [peygamber] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47]
(Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42] [Kur’anı Allah indirdiği için, onu bozabilecek birisinin çıkamayacağı açıkça bildiriliyor.]
Kur’an-ı kerim, Resulullah efendimizin en büyük mucizesidir. İçinde bütün dünyada bugüne kadar yapılmış medeni kanunlara örnek teşkil edecek ilmi ve hukuki esaslar, eski tarihe ait birçok bilinmeyen malumat, insanlara verilebilecek en büyük ahlak esasları, nasihatler, dünya ve ahiret hakkında, o zamana kadar hiçbir kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur bile edemediği hususlar vardır. Bunlar kimsenin söyleyemeyeceği bir ifade ile beyan edilmiştir. Müşrikler, mucize isteyince de buyuruldu ki:
(Kur’an gibi [eşsiz] bir kitabı sana indirmemiz, [mucize olarak] yetmez mi?) [Ankebut 51]
“Bu Allah’ın kitabı değildir” diyebileceklere karşı da, böyle şüphelere yer bırakılmamıştır. Allahü teâlâ, Resulünün böyle bir kitap yazacak kudrette olmadığını ve Kur’anı kendisinin vahiy ettiğini teyit etmektedir. Esasen Resulünün özellikle ümmi, [okuma yazma öğrenmemiş] olmasını ve bu sebepten Kur’anın ancak Allah tarafından vahiy edilebileceğinin anlaşılmasını istemiştir. Bir âyet meali:
([Ey Resulüm, bu Kur’an sana indirilmeden önce] Sen bir kitaptan okumuş ve elinle onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı müşrikler, [Kur’anı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat’ta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48]
Bu eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(De ki, “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]
(De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar.] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
Kanuni45
02-01-2007, 20:26
Kur’an-ı kerim değiştirilemez
Sual: Tevbe suresinin son iki âyeti fazla diyen, Kur’anın değiştiğini söyleyen kâfir olmaz mı?
CEVAP
Böyle bir şeyi Müslüman yaparsa kâfir olur, kâfir zaten kâfirdir, tekrar kâfir olmaz. Emirler yasaklar Müslüman içindir.
Önce Kur’an-ı kerimin bugünkü hâle nasıl geldiğini bildirelim:
Yemame savaşında, Kur'an-ı kerimi hıfzedenler [ezberleyenler] şehid olup azalmaya başlayınca, Hz. Ömer, halife Hz. Ebu Bekir’e, Kur'an-ı kerimin yazılıp Mushaf haline gelmesini tavsiye etti. Hz. Ebu Bekir de, Resulullahın kâtibi olan Zeyd bin Sabit’e sureleri ayrı ayrı yazdırdı. Sonra, Eshab-ı kiramın ittifakı ile bir heyet tarafından bir mushaf yazıldı. Hz. Osman zamanında bu mushaftan, 6 adet daha yazılarak vilayetlere gönderildi. Bugün bütün İslam ülkelerinde mevcut olan Kur'an-ı kerimlerin tertibi ve şekli bu mushafa tam uygundur. O zamandan beri de bir tek harfi değişmemiştir. (Mirat-ı kâinat)
Kur’an-ı kerimin değiştiğini söylemek birkaç yönden küfür olur:
1- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi hiç kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunu bizzat kendisinin koruyacağını bildiriyor:
(Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini [Kur'anı] değiştirebilecek [hiçbir şey, hiçbir kuvvet] yoktur.) [Enam 115]
(Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]
(Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42] [Kur’anı Allah indirdiği için, onu bozabilecek birisinin çıkamayacağı açıkça bildiriliyor. Diyelim ki 19 cu, Tevbe suresindeki iki âyeti veya başka âyetleri çıkarıp Tam Kur’an diye bir kitap bastırsa, piyasaya sürülünce, hile meydana çıkar ve hiç itibar görmez.]
Bu üç âyet-i kerimeye rağmen, Kur’an değişti demek çok büyük, çok çirkin bir iftira olur.
2- Kur’an-ı kerimi hâşâ Resulullah değiştirdi diyenler de çıkıyor. Bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen son Resul için çok çirkin iftiradır. Üzerinde durmak bile gerekmez. Bir âyet meali
(Eğer O [Peygamber] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47]
Resulullah değiştirdi diyen bu âyeti de inkâr etmiş olur.
3- Daha çok Rafıziler, üç halife ile eshab değiştirdi diyorlar. Üç halife, âyet-i kerimelerle övüldüğü gibi, eshabın tamamı da övülmektedir. Hepsinin Cennetlik olduğunu bildiren bir âyet-i kerime meali:
([Eshab-ı kiramın] hepsine hüsnayı [Cenneti] vaad ettik.) [Hadid 10]
Hepsi Cennetlik olan bu kıymetli insanlara nasıl iftira edilebilir ki?
4- Mucize olması bakımından da değiştirilemez. İki âyet meali şöyledir:
(Kulumuza [Peygambere] indirdiğimizden [Allah’tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah’tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23, 24]
(De ki: Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88] [14 asırdır, din düşmanları, hâşâ Allahü teâlâyı yalancı çıkarmak için uğraşmışsa da yapamadılar. 19 cular da bunu yapamaz.]
Kur’an-ı kerime şerh koymak
Sual: İbni Sebeci, (İbni Abbas anlatır: Ömer, hutbesinde dedi ki: Hepiniz biliyorsunuz ki, Allah recm âyetini gönderdi. Hepimiz bu âyeti ezberledik. Ayrıca, Resulullah recm cezasını tatbik etti, biz de tatbik ettik. Benim endişem şudur: Aradan uzun zaman geçince, bazıları, "Kitabullah’ta recm cezası yoktur” diyerek inkâr edebilir. Eğer insanlar, "Ömer Allahü teâlânın kitabına ilavede bulundu" demeyecek olsalardı, recm âyetini yazardım) mealindeki olayı anlattıktan sonra, “Bak Ömer dedikodudan korkmasa idi, Kur’ana ilaveler yapacakmış. Kur’ana ilave yapabilecek birisi, nasıl Müslüman olur?” diyor. Bu konuya bir açıklık getirir misiniz?
CEVAP
Bu olay anlatıldığı gibi mi, yoksa değişik mi? Böyle kabul ederek cevap veriyoruz:
1- Hutbede bildirildi dendiğine göre, demek ki eshab-ı kiramın hemen hepsi orada idi. Çünkü Cuma namazı ayrı camilerde değil, tek camide kılınıyordu. İbni Sebecilerin kendisini sevdiklerini söyledikleri İbni Abbas hazretleri bunu rivayet ediyor. O da orada idi. Hz. Ali de orada idi. Hiç kimse bu söze itiraz etmediğine göre, olay aynen Hz. Ömer’in dediği gibidir. Burada itiraz edilecek bir husus yoktur. İbni Sebeci’nin itiraz etmesi onun art niyetli olduğunu gösterir.
2- Hz. Ömer’in recm âyetini yazardım demesi, Kur’ana ilave değildir. Hz. Ömer, (Kur'an-ı kerimin sonuna haşiye olarak, dip not olarak durumu izah eden bir açıklama koyabilirdim, ama, bunu istismar edecek olanlar, bak Ömer Kur'ana ilave yaptı derler diye bu açıklamayı koymadım) demek istemiş olabilir. Çünkü Hz. Ömer, şu mealdeki âyeti bilmiyor muydu: (Eğer O [Peygamber] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47]
Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibine böyle buyuran Allahü teâlâ Hz. Ömer’e ne yapmaz ki? Hz. Ömer’in böyle bir şeyi düşünmesi bile imkansızdır.
Aynı zihniyetteki kimseler, (Ömer’in böyle bir şerh koyma düşüncesi, Kur’ana gölge düşürmez mi) diye sorabilirler. Hayır asla mahzuru olmazdı. Çünkü Hz. Ali, âyetlerin altına Resulullah efendimizin yaptığı açıklamaları koyardı. Hatta bundan dolayı İbni Sebeciler, (Hz. Ali’nin Mushaf’ı ayrıdır) derler. Ayrı bir Mushaf yok, açıklamalı Mushaflar vardır. Hz. Ali açıklama koyunca suç olmuyor da, Hz. Ömer koyarsa niye suç olsun ki?
Hepsi Cennetlik olan eshab-ı kiram yanlış iş yaparsa ortada din mi kalır? Çünkü, Kur’anı da, hadisleri de onlar bildirdiler. Onun için böyle sualleri gündeme getirmek bile yersizdir.
Kanuni45
02-01-2007, 20:27
Kur’an-ı kerimi tercüme etmek
Sual: Kur’an-ı kerimi kelime kelime tercüme etmek mümkün mü?
CEVAP
Kur'an-ı kerimin tefsiri ve tevili ancak ehli olan âlimler tarafından yapılır. Fakat kelime kelime tercümesi mümkün olmaz. Tercüme ile murad-ı ilahi anlaşılamaz. Hadis-i şeriflerin de kelime kelime tercümesi çok zaman yanlış manalara gelir. Hatta bir dildeki deyim, terim ve atasözlerinin bile kelime kelime tercümesi çok yanlış olur.
Mesela Fransızca, De bonne guerre, kelime olarak, iyi savaştan demektir. Deyim olarak, kanunlara uygun demektir.
İngilizce, Rain cats and dogs = kedi köpek yağıyor demektir. Deyim olarak sağanak halinde yağmur yağıyor demektir. Bir Gazetenin İngilizce bilen muhabiri, bu ifadeyi okuyunca, Amerika’ya kedi köpek yağdı diye haber vermişti. İngilizce’de bu hatayı yapan, Kur’an-ı kerimdeki ifadelerde ne çamlar devirmez ki.
Selefilerin Allah gökte demesi bu yüzdendir. Allahü teâlâyı eli gözü kulağı olan bir insan gibi düşünmeleri bu sebepledir. Arapça’daki deyimlere geçmeden önce Türkçe’deki deyimlere bakarsak konunun önemi iyi anlaşılır.
Mesela Göz boyamak tabirini kelime kelime yabancı bir dile çevirirsek, gözün üstüne boya sürmek gibi bir mana çıkar. Halbuki, Türkçe’de göz boyamak, aldatmak demektir. Göze girmek gözün içine girmek değil, takdir toplamak, itibar kazanmak demektir. Gözden düşmek de itibarını kaybetmek demektir. Eli açık deyiminde de, el ve açık kelimelerini kullanmadan, cömert anl!!!!! gelen kelimelerle tercüme etmek gerekir. Türkçe’de hırsızlık yapana eli uzun derler. Arapça’da ise cömert demektir. Hz. Zeyneb binti Cahş, cömert ve marifetli idi. Peygamber efendimiz onun hakkında, (Bana en önce kavuşacak olanı, eli uzun [cömert] olanıdır) buyurmuştur.
Dünya kelimesi, Türkçe’de, yeryüzü manasından başka, fikir ve inanç bütünlüğü manasına İslam dünyası denir. Görüş manasına da gelir. Dünyaları ayrı iki insan gibi. Çok kalabalık manasına da, Dünyanın insanı gelmiş denir. Başka manaları da vardır. Bunlar dünya olarak başka dile nasıl tercüme edilir ki. Elbette açıklayarak çevrilir. Kur’an-ı kerimin böyle kelime kelime yapılan mealleri çok yanlıştır.
Dünya, Arapça’da alçak, mal gibi başka manalara da gelir. Üç örnek:
(Dünya [deni, alçak şeyler, haram ve mekruhlar] melundur.) [İbni Mace]
(Dünya [dünya malı] bana yaklaşmak istedi. "Benden uzaklaş" dedim. Giderken, "Sen benden kurtuldun ama, senden sonrakiler benden kurtulamaz" dedi.) [Bezzar]
(Cennet anaların ayakları altındadır) hadis-i şerifini, (Cennet, ananın rızası altındadır) şeklinde açıklamak gerekir. Ancak bu kadar bir açıklama da kâfi gelmez. Çünkü ana babanın gayrı meşru emirlerine de riayet edilmesi gerekeceği anlaşılır. Ayrıca bir çocuk, Müslüman olmasa; ama ana babasının rızasını alsa, Cennete gideceği de zannedilebilir. O halde hadis-i şerifi İslam âlimlerinin açıkladığı şekilde bildirmelidir. Yani, (Müslüman bir evlat, Müslüman ana babanın dine uygun emirlerine riayet edip rızalarını kazanırsa, Cenneti kazanır) demek gerekir.
(Eş-şeru tahtesseyf) ve (El Cennetü tahte zılalissüyuf) hadis-i şeriflerini kelime kelime tercüme edersek (İslam kılıç altındadır) ve (Cennet kılıçların gölgesi altındadır) demektir. İslam kılıcın altında ne demektir? Kılıç ile atom bombası, roket, radar, füze gibi her çeşit savaş araçları kastedilmektedir. Müslümanlar, ekonomide, teknolojide ileri seviyede olursa, dinlerini korumuş olurlar. Yani, İslamiyet, kılıç ve diğer araçların koruması altındadır. Amerika’nın, Rusya’nın tekniğini almak gerekir. O halde yukarıdaki hadis-i şeriflerin açıklaması şöyle olur:
(İslamiyet, kâfirlerdeki silahların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.)
Kur’anı yanlış tercüme etmek
Birçok kelimenin bir hakiki manası, bir de, kinaye mecaz manası olur. Kinaye, bir şeyi, açık anlamı başka olan kelimelerle anlatmaktır. Kur’an-ı kerimde mecazi ifadelerden başka, Müteşabih âyetler vardır. Bunlara görünen manayı vermek çok yanlış olur. Bilhassa Allahü teâlâ ile ilgili mecazlar, müteşabih olanlar daha önemlidir. Allahü teâlâ hiçbir yaratığa benzemez. Çünkü, Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Leyse kemislihi şeyün [Onun benzeri hiçbir şey yoktur].) [Şura 11]
(Sübhanekellahümme [Allah’ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim].) [Yunus 10]
Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemezken benzediği sanılan âyetler de vardır. Birkaçı şöyledir:
(Kıyamet günü yeryüzü Allah’ın kabzasında olur, gökler de sağ eliyle dürülür.) [Zümer 67]
(Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır.) [Maide 64]
(Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.) [Fetih 10]
(Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır.) [Bekara115]
(Allah Arşa istiva edendir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.) [Hadid 4]
Bu âyetlerde bildirilen el, yüz ifadeleri, bir mahlukun eli veya yüzü gibi sanılabilir. Halbuki Allah hiçbir mahluka benzemez. Benzemediğini de birinci âyette bildirdik. İstiva kelimesi oturmak sanılırsa Allah mahluklara benzetilmiş olur ve yukarıdaki âyetlere aykırı olur. Nerede olursanız sizinle beraberdir ifadesi de mecazidir. Çünkü O mekandan münezzehtir. Selefiler bu âyeti tevil ettikleri halde, ötekileri tevil etmiyorlar. Selefilere değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarına itibar etmeli.
Açıklamasız tercümeler yanlış olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kadınlara dokununca gusledin.) [Maide 6] (Cima için lems [dokunmak] kelimesi kullanılmıştır. Bu haliyle yazılırsa kadına dokunanın gusletmesi gerektiği anlaşılır.)
(Kanadını müminler için indir.) [Hicr 88] (Şefkat et, tevazu göster demektir. Sadece kanadını indir dememeli.)
(Ellerini boynuna bağlama, büsbütün de açma.) [İsra 29] (Cimrilik etme, israfa da kaçma demektir. Açıklamasız yazmamalı.)
(İbil’in nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?) [Gasiye 17] (İbil deve demektir. İbil’in başka manalarını da düşünen bir Yahudi dönmesi, İbil’i yağmur yüklü bulut diye tercüme ederek Kur'anın manasını değiştirmeye çalışmıştır.)
Rahman suresinin baş taraflarında vezn, mizan kelimeleri geçiyor. Piyasadaki bazı meallerde vezn, tartı, terazi diye tercüme edilmiştir. Vezn kelimesinin tartı, terazi olarak tercüme edilmesi hatalı olur. Âyet-i kerimede güneş ve ayın bir hesap, bir muvazene, bir denge, bir sistem, bir nizam üzere hareket ettikleri bildirilmektedir.
Mümin, kâfir, fasık, salih, münafık gibi kelimeler aynen alınmalı, bundan sonra gerekli açıklamalar yapılabilir. Bunların yerine tercümesi diye uydurma bir kelime konursa manası bozulur. Mesela bir mezhepsiz, kâfirun suresindeki kâfir kelimesini nankör diye tercüme etmiştir. Bir başka mezhepsiz de salih kelimesini barışsever olarak tercüme etmiştir. Bir başka mezhepsiz de, Salat kelimesini dua diye tercüme etmiştir. Salat kelimesi dua anl!!!!! da gelirse de, birçok yerde namaz yerine kullanılmaktadır. Salat, dua diye yazan mezhepsizin mealini esas alan ve kendilerine mealciler denen bir grup türemiştir. Bunlara göre namaz diye bir şey yoktur. Biraz dua etmekle namaz kılınmış olur.
Bu acı örnekler gösteriyor ki, Kur’an-ı kerimi kelime kelime tercüme etmek yanlış olduğu gibi, böyle yanlış tercümelerle amel etmeye kalkmak da çok yanlış olur.
Müslümanlar bâtıniliğe sapmamalı
Sual: Âyetleri ve hadisleri kendi görüşüne göre yorumlamak, mesela (Kur’an-ı kerimde bildirilen dabbetülarz denilen hayvan, aids hastalığıdır) demek caiz midir? (Güneş batıdan doğacak demek, Avrupa müslüman olacak demektir) demek caiz midir?
CEVAP
Hadis-i şerifte, (Kur’anı kendi görüşüne göre açıklayan kâfir olur) buyuruluyor. Hadis-i şerifleri de kendi görüşüne göre açıklamak sapıklıktır. Hâşâ Peygamber efendimiz bilmece gibi hadis-i şerif mi söylüyor. Her dilde deyimler vardır. Bunlarda kelimelerin ifade ettiği anlam değil, cümlenin ifade ettiği anlam esas alınır. Bunu caiz olmayan tevil ve yorumla karıştırmamalıdır.
Mesela kaş yapayım derken göz çıkarmak deyimin de ne kaş ne de göz ile ilgisi vardır. Bir iş yapılırken daha büyük zarara uğramak kastediliyor.
Milel-nihâl kitabında diyor ki:
(Şiiler yirmi fırkadır. Onsekizinci fırkası, İsmaili fırkasıdır. Bu fırkaya, Bâtıniyye de denir. Bunlar, Kur'an-ı kerimin zahiri, yani anlaşılan manası olduğu gibi, bâtıni, yani gizli, iç manası da vardır. Bâtıni manası lazımdır, zahiri manası lazım değildir diyorlar. Bu ise küfürdür.)
Müslümanlar bâtıniliğe sapmamalıdır. İslam âlimleri âyetlere ne anlam vermişse, onu bildirmeli, kendiliğinden bir şey ilave etmemelidir.
Dabbetülarz denilen hayvan, aids hastalığı değildir. Veya bir sapığın dediği, falan ingiliz, yani insan değildir. Dabbetülarz hayvandır. Özellikleri ve yapacakları da bildirilmiştir. Güneş batıdan doğacak demek, Avrupa müslüman olacak demek değildir. Dünya kendi yörüngesinden çıkacak başka yörüngeye girecek, şimdikine göre ters dönecek, yani güneş batıdan doğacaktır. O zaman tevbe kapıları da kapanmış olacaktır.
Meallerde hatalar olur
Sual: Yunus suresinin 88. âyetinde piyasadaki bütün mealler şöyle diyor:
Musa Allah’a dedi ki: Ya rabbi, Firavuna bu kadar malı insanları senin yolundan saptırması için mi verdin? Onları ve mallarını yok et.
Musa aleyhisselam Allahü teâlâya böyle der mi, onu böyle suçlar mı? Bu mealler yanlış değil mi?
CEVAP
Evet yanlıştır. Biz de piyasadaki çok meale baktık, hepsi de aşağı yukarı aynı şekilde yazıyor. Bu bakımdan açıklamasız olan meallere itimat edilmez. Tefsirlere bakmak gerekir. Biz de tefsirlere baktık.
O şekildeki meal uygun değil. Kurtubi tefsirinde diyor ki:
Liyudıllu kelimesinde ki lam harfinin çeşitli manaları vardır. Buradaki lam, sonucu, bildirir. Nitekim haberde geldi ki:
(Bir melek her gün şöyle seslenir: Sonunda ölmek üzere doğuyorsunuz, işlerinizi de sonunda harap olmak üzere bina ediyorsunuz.)
Âyette, Firavun ve adamlarının işlerinin sonu sapıklığa varacağı için, sanki verilen mallar, sapıtmaları için verilmiş gibi oluyor. (Senden yüz çevirdikleri halde onlara bu kadar mal mülk verdin, senin onlardan yüz çevirmenden de korkmadılar. Senin onlardan razı olmadığını anlayamadılar. Sapıklıklarına devam ettiler. Malı sapıtmamaları için verdin ama onlar sapıttılar, öyle ise sapıtmalarına sebep olan malları onların ellerinden al. Verdiğin mallarla onları bu yolda imtihan eyle) denmek isteniyor. Netice olarak âyetin meali şöyle oluyor:
(Musa aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi, Sen Firavun ve kavmine dünya hayatında göz kamaştıran zenginlik ve bol servet verdin. Bu kadar malı sanki sen, insanları senin yolundan saptırmaları için vermişsin gibi kötü yollarda kullanıyorlar. Onları ve mallarını yok et, kalblerini de şiddetle sık, elemli azabı görmedikçe [vahiyle bana bildirdiğin gibi] onlar iman etmezler.)
Bu mu benim rabbim?
Sual: Birçok mealde İbrahim aleyhisselamın ay ve güneş için (Bu benim rabbim) dediği bildiriliyor. Bir Peygamber nasıl böyle söyler? Bu mealler yanlış değil mi?
CEVAP
Evet yanlıştır. Tefsirlerde, (Bu mu benim rabbim, bunlardan rab olamaz) anlamında söylediği bildiriliyor.
Hz. Ömer’in de buna benzer sözleri vardır. İbni Sebe bu sözleri istismar ediyor. (Ömer Hudeybiye’de, Resulullahın peygamberliğinden şüphe etmişti) diyor. Hz. İbrahim, (Bu mu benim rabbim) dediği gibi, Hz. Ömer de, Allah ve Resulüne olan teslimiyetini bildirmek için, (Ya Resulallah sen Allah’ın Peygamberi değil misin? Biz hak, kâfirler bâtıl yolda değil mi?) mealindeki sözlerinden dolayı İbni Sebe, Hz. Ömer’e saldırıyor. Hz. Ömer, (Ya Resulallah, sen elbette Allah’ın resulüsün, bizim yolumuz elbette hak, kâfirler elbette bâtıl yoldadır. Zahiren aleyhimize görünen bu anlaşmada asla dinden taviz verilmedi) demek istediğini bütün Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. (Kurret-ül-ayneyn)
Kanuni45
02-01-2007, 20:28
Kur’an, müminler için şifadır
Sual: Ölülere ve hastalara, Yasin ve Fatiha okunuyor. Bu surelerin tercümelerinde şifadan bahsetmiyor. Fatiha suresini okurken kendimize dua ediyoruz. Bunların şifa ile ilgisi nedir?
CEVAP
Neden bahsederse bahsetsin, Kur’an-ı kerimin her âyeti, her harfi şifadır.
Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu. (İ.Mace)
Peygamber efendimiz üç türlü ilaç kullanırdı. Kur’an-ı kerim veya dua okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık kullanırdı. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Kur’an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) [Deylemi]
Kur’an-ı kerim ve dua, şartlarına uygun okunursa, elbette şifa verir. Okuyanın ve hastanın buna inanması gerekir. Haram işleyenin ve itikadı düzgün olmayanın okuması fayda vermez. Kur’an-ı kerimi ücretle okumak haramdır. (Tefsir-i Mazhari)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Fatiha her derde devâdır.) [Beyheki]
(Fatiha suresi Allahü teâlânın gadabını önler.) [Şir’a]
(Ölülerinize Yasin okuyun!) [İ.Ahmed]
(Kabristana giren kimse, Yasin suresini okusa, o gün ölülerin azapları hafifler. Ölülerin sayısı kadar o kimseye sevap verilir.) [Etfâl-ül müslimin]
(Yasin okuyanın sıkıntısı gider.) [Deylemi]
(Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani]
(Geceleyin Yasin okuyan kimse, affedilmiş olarak sabaha çıkar.) [Buhari]
(Allah rızası için Yasin okuyanın günahları affolur.) [İbni Sünni]
(Her gece, Yasin okumaya devam eden kimse, şehid olarak ölür.) [Taberani]
(Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’anın kalbi de Yasindir.) [Tirmizi]
(Bir defa Yasin okuyan, on defa Kur’an-ı kerimi okumuş sevabına kavuşur.) [Tirmizi]
Yasin suresinde, kıyamette olan şeyler, dünyanın geçici olduğu, Cennet nimetleri ve Cehennem azapları da bildirilmektedir. Anlayan hasta, yanında okununca, iman ile gitmeye sebep olan şeyleri işitmiş olur. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri, Cenab-ı Hakkın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur’an-ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir.) [İhya]
Ölüler için de Yasin-i şerif okunması emredilmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Yanında Yasin-i şerif okunan hasta, suya doymuş olarak vefât eder, doymuş olarak kabre girer) (Müslüman bir hasta yanında Yasin okunursa, Rıdvân ismindeki melek Cennet şerbeti getirir. O kimse, suya doymuş olarak ruhunu teslim eder. Doymuş olarak da kabre girer, suya ihtiyacı olmaz.) [S.Ebediyye]
Dualar ve şifalar
Hastalığın durumuna göre tedavi, ilaç ile, sadaka vermekle ve dua ile yapılır. Şifayı veren yalnız Allahü teâlâdır. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(İbrahim,"hastalığıma ancak O şifa verir" dedi.) [Şuara 80]
(Kur'an-ı kerim, müminler için şifa ve rahmettir.) [İsra 82]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Asıl deva Kur'andır.) [İbni Nasr]
(Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez.) [Deylemi]
(La ilahe illa ente sübhaneke, inni küntü minez-zalimin’i okuyan, dert ve beladan kurtulur.) [Hakim] (40 defa okuma iyi olur)
(Sabah-akşam İhlas ve Muavvizeteyni [iki kuleuzüyü] üçer defa oku! Bunlar, bütün belaları, afetleri, sıkıntıları ve istemediğin şeyleri giderir.) [Tirmizi]
Kanuni45
02-01-2007, 20:29
Kur’an-ı kerimi öğrenmek ve öğretmek
Sual: Kur'an-ı kerim öğrenirken ve okurken dikkat edilecek hususlar nelerdir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimi öğrenmek, öğretmek ve okumak çok sevaptır. Kur'an-ı kerimi tecvide uygun öğrenmeli ve her gün az da olsa, okumaya çalışmalıdır! Bu husustaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyle:
(Kur'an öğrenen ve öğreten en hayırlınızdır.) [Buhari]
(Kur'an okuyan kimse, bunamaz.) [Tirmizi]
(Kur'an okunan yere rahmet ve bereket yağar.) [Buhari]
(Kur'an okunan evin hayrı artar, sakinlerini sıkmaz, melekler toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Melekler uzaklaşır, şeytanlar oraya dolar.) [Darimi]
(Her gece on âyet okuyan, gafillerden sayılmaz.) [Hakim]
(Kur'an okuyun! Kıyamette size şefaat eder.) [Müslim]
(Kim bir âyet öğrenirse, kıyamette onun için nur olur.) [Darimi]
(Bir âyet öğrenmek, yüz rekat [nafile] namaz kılmaktan daha iyidir.) [İ. Mace]
Kur’an-ı kerimi okumak sünnet, dinlemek ise farzdır. Yani dinlemek daha çok sevaptır. Mushafa bakarak dinlemek daha sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur'an okunan yere rahmet yağar, melekler hazır olur.) [Buhari]
(Kur'andan bir âyet dinleyen sayısız çok sevaba kavuşur.) [İ.Ahmed]
(Kur'anı öğrenip gece-gündüz okuyana imrenmek gerekir.) [Müslim]
(Kur'an okuyanla dinleyen, sevapta ortaktır.) [Deylemi]
(İnsanların en çok ibadet edeni, en çok Kur'an okuyandır.) [Deylemi]
(Kur'an-ı kerim okuyup, ezberleyen, helalini helal, haramını haram bilen, Cennete girer. Ayrıca [müslüman] akrabasından, hepsi de Cehennemlik olan on kişiye şefaat edip, onları Cehennemden kurtarır.) [Tirmizi]
Kur'an-ı kerim okurken şu edeplere dikkat edilmelidir:
1- Abdestli olarak, temiz bir yerde kıbleye karşı diz üstü oturmalıdır! Erkekler başı açık okumamalı, hiç değilse bir takke giymelidir! Takkesiz okumak tenzihen mekruhtur.
[Mushafa bakarak okumak, ezbere okumaktan daha sevaptır.]
2- Kur'an-ı kerim okumaya başlarken Euzü ve Besmele çekmelidir!
3- Manasını bilen de, bilmeyen de ağır ağır okumalıdır!
4- Mümkünse, ağlayarak okumalıdır! Ağlayamayan kimse, ağlamak için kendini zorlamalıdır!
5- Her âyetin hakkını vermeli, yani azap âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzih âyetlerini tesbih ederek okumalıdır!
6- Kur'an-ı kerim okurken, kendisinde riya, yani gösteriş uyanırsa veya namaz kılan kimseye mani olursa, yavaş sesle okumalıdır!
7- Kur'an-ı kerimi tecvide uygun ve güzel sesle okumalı, fakat teganni etmemelidir!
[Teganni, harfleri, kelimeleri bozarak ırlamak demektir. Teganni yaparken harfler bozulursa haram, harfler bozulmazsa mekruh olur. Halebi'de diyor ki: Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan imamın arkasında kılınan namazın iadesi gerekir.]
8- Kur'an-ı kerim, Allahü teâlânın kelamıdır, sıfatıdır, kadimdir. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeye benzer. Ateş demek kolaydır. Fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin manaları da böyledir. Bu harfler, başka harflere benzemez. Bu harflerin manaları meydana çıksa, yedi kat yer ve yedi kat gök dayanamaz.
9- Kur'an-ı kerimi okumadan önce, bu kelamı söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir! Kimin sözü söyleniyor, ne önemli iş yapılıyor iyi düşünmelidir!
Kur'an-ı kerime dokunmak için, temiz el gerektiği gibi, onu okumak için de, temiz kalb gerekir.
Allahü teâlânın büyüklüğünü bilmeyen, Kur'an-ı kerimin büyüklüğünü anlayamaz. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlamak için de, Onun sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmek gerekir. Bütün mahlukatın sahibi, hakimi olan bir zatın kelamı olduğunu düşünerek okumalıdır!
10- Gaflet içinde okumamalı, okurken başka şeyler düşünmemelidir!
Kanuni45
02-01-2007, 20:34
Mushaf abdestsiz tutulabilir mi?
Sual: Bir müslüman Mushafı abdestsiz tutabilir mi?
CEVAP
Peygamber efendimiz, Bekara suresinin, (Hayzdan temizleninceye kadar kadınlarınıza yaklaşmayın) mealindeki 222. âyeti ile, Vakıa suresinin, (Kur’an-ı kerime temiz olanlardan başkası dokunamaz) mealindeki 79.âyet-i kerimesini açıklayarak buyuruyor ki:
(Kur'ana ancak hadesten [abdestsizlikten, cünüplükten, hayz ve nifastan] temiz olan el değdirebilir.) [Nesai]
(Hayzlı ve cünüp olan, Kur'andan bir şey okuyamaz.) [Tirmizi]
(Cünüp ile hayzlıya mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace]
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Ebu Davud]
Bütün fıkıh kitaplarında da Kur’an-ı kerime cünüp ve abdestsiz iken dokunulamayacağı, cünüpken de okunamayacağı bildiriliyor. Bu açık hükme rağmen, mezhepsizlerin sözüne kanarak, Allahü teâlânın emrine, Resulullah efendimizin ve Onun vârisi âlimlerin sözlerine aykırı olarak hayzlı ve nifaslı iken namaz kılan, Kur’ana cünüp dokunan veya cünüpken okuyanlara yazıklar olsun.
Kur’ana abdestsiz dokunulamaz diyen kim? Elbette Allah ve Resulüdür. Mübarek gecelerde okumayı da dinimiz bildiriyor, Peygamber efendimiz bildiriyor.
İmam-ı Nesai, kütüb-i sitte denilen en kıymetli altı hadis kitabından birinin müellifidir. Yukarıdaki âyet-i kerimeyi de bütün İslam âlimleri aynı şekilde anlamıştır. Mason Abduh ve çömezleri ise Kur'ana abdestsiz de dokunulabilir demişse de onların sözü dinde senet değildir. Her biri birer fitne kaynağı olan mezhepsizlerin sözü dinde senet olamaz. Allah’ın ve Resulünün sözü dinde senettir. İslam âlimlerinin sözü dinde senettir. Allahü teâlâ da (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Âlimler rehberdir), (Âlimler benim ve diğer Peygamberlerin vârisidir) buyuruyor.
(Merakıl-felah) haşiyesi ve bunun tercümesi olan (Nimet-i İslam) kitabında diyor ki:
Cünüp, namaz kılamaz, Kur’an-ı kerim okuyamaz, Mushafa ve âyetlere dokunamaz, mescide, camiye giremez. Kâbe’yi tavaf edemez. Abdestsiz olarak da namaz kılamaz, tavaf edemez ve Mushafı tutamaz, yani bir âyet bile olsa, abdestsiz Mushafa el süremez.
Hayz ve nifaslıya yasak olanlar
19’cuların bâtıl dininde olanlarla, bazı mezhepsizler, kadın özel hallerinde, yani hayzlı ve nifaslı [lohusa] iken (Namaz kılar, oruç tutar ve Kur’an okur, bunu kadınların iyiliği için yapıyoruz) diyorlar. Hasta kadına bunları yaptırmak iyilik mi? İyilik, Allah’ın ve Resulünün emri ne ise ona uymaktır. Allahü teâlâ, (Bir işte anlaşmazlık olursa o işi Kur’ana ve sünnete arz edin), (Resulüm Kur’anı açıkla), (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor.
Bu emirlere göre hayzlı, nifaslı şunları yapamaz:
1- Namaz kılamaz.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Buhari, Müslim]
(İstihazalı [özürlü], hayzı bitince yıkanır, namazını kılar, orucunu tutar.) [Darimi]
Aşağıdaki hadis-i şerifler de, istisnalar hariç, hayzın da cünüplük gibi olduğunu göstermektedir:
(Hayzlı ile cünübe rahmet melekleri yaklaşmaz.) [Nesai] (Hayz bittikten sonra ve sebepsiz guslü geciktirenlere rahmet getiren meleklerin yaklaşmadığı bildirilmiştir.)
(Hayzlı ile cünüp kadının saç diplerine su ulaşıyorsa, guslederken örgülerini çözmesi gerekmez.) [Ziya el Makdisi, Hattâbi]
Resulullah efendimiz, hanımına, (şu seccadeyi getir) dedi. O da, ben hayzlıyım deyince, (Hayzın elinde değil ya) buyurdu. (Müslim) [Demek ki hayzlıya bazı yasaklar var.]
2- Oruç tutamaz.
Hadis-i şerifte, (Hayzlı iken tutulamayan oruçlar kaza edilir, kılınmayan namazlar affolur) buyuruldu. Hayz veya nifas sebebiyle Ramazanda oruç tutmayan kadınların öteki Ramazana kadar kazalarını geciktirebilecekleri de Resulullah efendimiz tarafından bildirildi. (Buhari, Müslim)
3- Kur’an okuyamaz.
Hadis-i şerifte, (Hayzlı ve cünüp, Kur’an okuyamaz) buyuruldu. (Tirmizi)
4- Mushafa el süremez.
(Kur’ana temiz olanlardan başkası dokunamaz) mealindeki [Vakıa 79] âyeti açıklayan Allah’ın Resulü buyurdu ki:
(Kur’ana ancak [hadesten] temiz olan dokunabilir.) [Nesai]
Abdestsiz iken bile Mushafa dokunulmaz. (Dürer ve bütün fıkıh kitapları)
Mezheplerin hepsinde de hükümler aynıdır. Ancak Maliki’de, hayzlının Kur’an okuması caizdir. Ancak hayzlı bir kız, Maliki’yi taklit ederek Kur’an okuyamaz. Çünkü başka bir mezhebi taklit etmek, ancak bir farzı yapmak için, kendi mezhebinde imkan bulunmadığı veya güç olduğu zaman caiz olur. Hayzlıya Kur’an okumak farz olmadığı için başka bir mezhep taklit edilemez. (Hülasat-üt-tahkik)
5- Camiye giremez.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Cünübe ve hayzlıya mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace]
(Hayzlı, duaları okur, ancak musallaya [namaz kılınan yere] girmez.) [Buhari]
6- Tavaf edemez.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hayzlı Beytullahı tavaf edemez, ancak veda tavafı affedilmiştir.) [Buhari]
(Tavafta namaz gibi abdestli olmak lazımdır.) [Tirmizi]
7- Cima edemez.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: o, bir rahatsızlıktır. Hayz halindeki kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit de, Allah’ın size emrettiği yerden yaklaşın.) [Bekara 222]
Yahudiler hayzlı ile bir odada oturmaz, beraber yemek yemezdi. Eshab-ı kiram hayz halini sorunca Resulullah efendimiz, bu âyeti okuyup, (Cima hariç, her şeyi yapabilirsiniz) buyurdu. (Müslim)
Bir dinde reformcu, (Kadın, özel halinde Namaz ve oruç hariç, birçok ibadeti yapabilir, mesela Kur’an okuyabilir, mescide girebilir, tavaf yapabilir. Bu konular, çoğunluğa rağmen birer müctehid olan İbni Kayyım [İbni Teymiye’nin talebesi], zahiri fırkasından İbni Hazm ve felsefeci İbni Rüşd bunlara cevaz vermiştir) diyor. Bu üç kişinin hiçbiri Ehl-i sünnet değildir. Böyle konuşmaları dinde senet olmaz.
Sual: Kur'an kursunda okuyan hayzlı bir kız, Maliki'yi taklit ederek Kur'an okuyabilir mi? Hocası zorlasa da, yine okuyamaz mı?
CEVAP
Maliki'de hayzlı kadının Kur'an-ı kerim okuması caiz ise de, kursta okuyan hanefi bir kızın, Maliki'yi taklit ederek Kur'an-ı kerim okuması caiz olmaz. Çünkü başka bir mezhebi taklit etmek, ancak bir farzı yapmak için, kendi mezhebinde imkan bulunmadığı veya güç olduğu zaman caiz olur. Hayzlı iken Kur'an okumak farz değil ki, bu emri yapmak için başka bir mezhebi taklit gereksin. (Hulasat-üt-tahkik)
Bunun gibi, bir kadın Şafii’yi taklit ederek, yanında mahremi olmadan hacca gidemez. Hacca gitmek, farz ise de, mahremsiz hacca gidemez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadın, yanında mahremi olmadan hacca gidemez.) [Bezzar]
Hayzlı iken Kur'an-ı kerim okumak farz olmadığı için, Kur'an kursundaki kızlar ve kadınlar, Maliki'yi taklit ederek Kur'an-ı kerim okuyamazlar. Okuyacaksın diye bunlara emir vermek de caiz değildir. Ana-babanın, âmirin ve hocanın dine aykırı emrine itaat edilmez, karşı da gelinmez. Bir mazeret beyan edilerek o emir yapılmaz. Bir iş Allah’ın emrine aykırı ise, o işi yapmak caiz olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allah’a isyan olan işte, yaratıklara itaat edilmez.) [Hakim]
Sen oku, günahı bana diyene aldanmamalıdır! Bu, günaha önem vermeyen cahillerin sözüdür. Böyle bir kimsenin sözüne bakarak günah işleyen, o günahtan kurtulmuş olmaz. Cezasını elbette çeker. Teşvik eden de aynı günaha girer.
Sual: Arapça yazılar abdestsiz tutulur mu?
CEVAP
Âyet değilse, sadece Arapça yazılar ise abdestsiz tutulur.
Sual: Kur'anı abdestsiz olarak alıp okuyabilir miyiz?
CEVAP
Ezbere veya elimizi dokunmadan bakarak okuyabiliriz.
Dokunarak okumak her mezhepte böyledir. Okuması değil dokunması haramdır.
Sual: Kur’an-ı kerim teyp kasetlerini de abdestli mi tutmalıyız?
CEVAP
Evet.
Sual: Abdestsiz elifcüzü tutulur mu?
CEVAP
Evet, tutulur.
Sual: Çocuğum Mushafı abdestsiz getirince bana günahı olur mu?
CEVAP
Olmaz. Fakat abdestli tutmaya alıştırmalıdır!
Sual: Arapça kitapları ve sureler bulunan CD’leri abdestsiz birine veya gayri müslime vermek uygun mu?
CEVAP
CD’lere Kur'an-ı kerim alınmışsa abdestsiz tutulmaz. Ama Arapça kitapları abdestsiz tutmak caizdir. Kitabı tutmak caiz olduğu gibi CD’sini de tutmak caizdir. İhtiyaç varsa gayri müslime de verilir. Ama mushafı vermek uygun değil.
Sual: Namaz kitabı gibi içinde âyet-i kerime olan kitapları abdestsiz tutmak ve okumak caiz midir?
CEVAP
Evet caizdir, fakat âyetlere el ile dokunmamak gerekir.
Kanuni45
02-01-2007, 20:35
Ücretle Kur’an okumak
Sual: Ücretle Kur'an okumak, hazır hatim satmak caiz midir?
CEVAP
Kur’an-ı kerim geçim vasıtası yapılmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur'an okuyun, fakat geçim vasıtası yapmayın.) [İ.Ahmed]
(Bir zaman gelir, Kur'an, Allah rızası için değil, dünyalık için okunur.) [Ebu Davud]
(Kur'an okuyup da, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkanlar olacaktır.) [İbni Mace]
(Kur’an-ı kerim, okuyanlarına ya şefaat eder veya düşman olur.) [Müslim]
Ücretle okunan Kur'andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)
Para ile Kur’an-ı kerim okutmak haramdır. (Bey ve Şir’a)
Hafız, pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması caiz olur. (Hadika, Berika)
Kur’an-ı kerim okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Çünkü âdet haline gelen hediyeler, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)
Ömer Aslan Kur'an-ı Kerim....
CXLJgm-e8RE
Kanuni45
02-01-2007, 20:37
Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrenmemiz şart mı?
“Kur'an'ı öğrenmemiz şart mı?” deniyor. Bu soruyu daha rahat anlayabilmek için şöyle de sormak mümkün: “Askerdesiniz ve ailenizden mektup gelmiş. Okumanız şart mı?” “Öğrencisiniz, bir devlet başkanından sizin adınıza, size hitap eden bir mektup gelmiş.” “Canım başkası okusun!” der misiniz?
Âlemlerin Rabb’i olan Cenab-ı Hak, bir lutuf eseri olarak kullarıyla konuşmuş ve onlara kitaplar göndermiş. O da yetmemiş izah etmesi ve yaşantısıyla da bire bir örnek olması için peygamberler göndermiş. Bazı vaatlerde ve uyarılarda bulunmuş, tâki insanoğlu imtihanını başarıyla verebilsin. Kur’an, sonuçta bizi Cennet’e ulaştırıp, Cehennem’den koruyan merhamet ve şefkat dolu bir kitaptır. Asla zatını kavrayamayacağımız ama isim ve sıfatların tecellilerini kâinatta mutlaka bulmamız gereken Yüce Allah’ımızın bizi muhatap kabul edip bir mektup göndermesi eşsiz bir güzelliktir. Kur’an’ı okurken, insan bir nokta gelir ki, Cenab-ı Hak’la konuşur gibi olur. Ayetler bizzat O’na ait olduğu için ağızdan çıkan her kelime onun emir, müjde ve yasaklarının yeniden canlanmasına vesile olur. Her bir kelimeye karşılık olarak yaratılan güzel ruhlar ve melekler hadislerin ifadesiyle kıyamete kadar o güzel kelimeyi zikreder ve sahibine sürekli sevap yazılır. Kekeleyerek
okuyorum,
ne yapayım?
Kur’an’ı okurken “kekeliyorum, çat pat okuyorum’’ diyorsanız bakın Allah Resulu (sas) sizi nasıl müjdeliyor: “Kur’an mahir olan (hıfzını ve okuyuşunu güzel yapan) Sefere denilen kerim ve muti meleklerle beraber olacaktır. Kur’an’ı kekeleyerek okuyana iki sevap vardır.’’ Yine Peygamber Efendimiz bizlerin öğrenme çabamıza büyük önem veriyor ve şöyle buyuruyor: ‘’Bir grup, Kitabullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah onları yanında bulunan yüce cemaatte anar.’’
Latin harfleriyle
yazılan Kur’an’ı okusak olmaz mı?
Arapçasını öğrenene kadar Latin harfleriyle yazılı olanı okumakta mahzur görülmese de aslolan orijinalini öğrenmektir. Çünkü dünyadaki birçok dilde olduğu gibi Arapça’da da sesi birbirine benzeyen bazı harfler vardır. Bunlar doğru telaffuz edilmediğinde anlam değişmekte, hatta bazı durumlarda kişinin dindeki konumunu bile zora sokmaktadır. Bu açıdan Cenab-ı Hakk’ın hoşnut olacağı şey orijinalini öğrenmektir. Zaten en fazla bir hafta sürecek ve sonsuzluk ikliminde bizim yoldaşımız olacak bir eğitimi gözümüzde büyütmenin pek fazla anlamı yoktur.
Öğrenmek çok mu zor?
Anne-babanız çocukluğunuzda sizin Kur’an öğrenmeniz için gerekli ilgiyi göstermemiş olabilir. Artık kanı kaynayan bir delikanlı, genç bir kızsınız. Genç bir baba ya da annesiniz. Veya çocukları büyümüş olgun bir insansınız. Birçoğunuz Elifba’dan yukarı çıkamadınız. Kendinizi ‘’Öğrenemiyorum, aklım almıyor, zor geliyor. Benim öğrenme zamanım geçti.’’ gibi mazeretlerle kandırıyorsunuz. Öncelikle insanın başaramayacağı bir iş yoktur. Kur’an kelamı da zor değil, bilakis öğrenilmesi kolaydır... ‘’Kur’an’ı okumasını neden öğrenemedim?’’ diyorsanız öncelikle kalbinizi kontrol edin. Kur’an-ı Kerim’i ne kadar aşkla ve şevkle öğrenmek istediğinizi bir sınayın. Eğer o öğrenme aşkını yakalarsanız 10-15 günde Kur’an’ı okuduğunuzu göreceksiniz. Kur’an okumanın zevkini daha iyi alabilmek için size bir önerimiz olacak: Fatiha’dan okumaya başladığınızda okuduğunuz yerlerin meallerini de okuyun. Göreceksiniz, Kur’an okumanın zevkine doyamayacaksınız.
Kanuni45
02-01-2007, 20:39
KUR'AN LAFIZLARINDA GIRISIMCILIK ÜZERINE
Doç. Dr. Ali Sayi
1. Girisimcilik iktisat kitaplarinda tesebbüs karsiligi kullanilmakta, üretimin meydana gelmesi için gerekli olan iktisadi faktörlerin; emek, sermaye, hammadde ve tabiattan ibaret oldugu belirtilerek, bunlara ücret, faiz, rant ve kâr karsiliklari takdir edilmektedir. (Bu konuda bkz. Samuelson P., Iktisat, çev. Demir Demirgil, Istanbul, 1970, sh. 46, 596....vd., 668-670, 641-642). Klasik iktisat kaynaklari ücreti emege, faizi sermayeye, ranti topraga karsilik olarak kabul ederler (Bkz. Samuelson, a.g.e., sh. 662). Dördüncü bir iktisadi gelir olan kâr'in ise kime ait oldugu konusunda klasik iktisatçilarin tereddüt içerisinde olduklari, kâri; faktörlerin zimnî geliri olarak, tesebbüslerin ve yeniliklerin mükâfâti olarak, riziko ve belirsizliklerin karsiligi olarak, tekel karsiligi olarak degerlendirdikleri görülmektedir. (Bkz. Samuelson, a.g.e., sh. 668-673).
2. Girisimciyi tesebbüs ismi verilerek, sâdece bir iktisadi faktörün (sermayenin) kullanicisi oldugunu ve karsilik olarak ta faize hak kazandigini söylemek dogru bir iktisadi degerlendirme degildir. Zira mütesebbis/girisimci sadece sermayenin kullanicisi niteliginde degildir. Yerinde emek, yerinde sermayenin yönlendiricisi, yerinde hammadde ve dogal iktisâdî faktörü saglayan, yerinde de tüm iktisat faktörleri arasindaki iliskileri saglayan ve düzenleyen konumlarinda olabilmektedir. Dolayisiyla girisimciyi ve girisimi bir alana hapsetmek dogru degildir, zira iktisatta temel hedef olan üretimin olusmasini bizzat girisim ve girisimci yani mütesebbis temin eder. Üretim olayinin meydana gelmesinde emek, toprak (dogal iktisâdî faktör) kendilerinden vazgeçilemez iktisâdî faktörlerdir, bu nedenle de kendilerine "primer iktisâdî faktörler" denir. Bundan sonra gelen iktisadi unsurlar sermaye ve hammaddedir. Ancak üretim olayinda bir iktisadi unsur vardir ki bu mevcut olmazsa üretimin meydana gelmedigi görülür. Bu unsurun girisim/tesebbüs oldugunu söyleyebiliriz. Tesebbüs olmadiginda diger iktisat unsurlarinin (iktisâdî faktörlerin) bir araya gelmeleri söz konusu olmadigi gibi bunlar arasindaki iliskileri de düzenlemek mümkün olamaz.
3. Kur'an'in açikça ribayi/faizi kötü gördügünü ve onu haram saydigini biliyoruz. Nitekim bir ayette "Riba yiyen kimselerin messden (kabirden) seytan çarpmis gibi (tehabbut etmis gibi) kalkacagi" belirtildikten sonra onlarin böyle bir cezaya müstehak olmalarinin gerekçesi olarak Bey'i yani ticareti Riba gibi görmek oldugu belirtilmekte, halbuki Allah'in bey'i helal, ribayi haram kildigi söylenmektedir (Bakara 2/275). Ayetin devaminda "Allah'in ribayi mahvedecegi fakat sadakalari (ve sadakalara dayali kazançlari) kat kat artiracagi söylendikten sonra" (Bakara 2/276) müminlere seslenilmekte ve onlardan "Ribadan kalanlari almamalari" (Bakara 2/278) istenmekte, bunu yapanlarin yani ribayi almaya devam edenlerin Allah ve Resulü ile savasa yol arayanlar oldugu, tevbe ettikleri takdirde ruûsu emvallerin yani ana paralarin (mallari) kendilerine ait oldugu söylenmektedir. (Bakara 2/278-279) Ayetin devaminda söylenen "zû usra" olmussa yani faize muhatap olan kisi ödemekte zorluk içerisinde kalmissa, "bu durumda o kisiye kolaylik yapin, fakat tasadduk etmeniz sizin için daha hayirlidir" (Bakara 2/280) bölümü faiz/riba'nin ortaya çikis nedeninin iktisâdî bakimdan zorluga düsmek oldugunu da açikça belirtmekte, bu iktisâdî zorlugun asilmasini saglayacak kaynak meydana getirilmeden ribânin kökünün kurutulamayacagi belirtilmektedir. Bu durum bizi "kredi" kurumunun son derece önemli oldugu noktasina götürür.
4. Ribâ'nin Kur'an tarafindan haram sayilmasinin en önemli nedeni bize göre girisimi/tesebbüsü ve girisimciligi yok etmesidir. Zira ribâ günümüz ifadesiyle faiz riski ve belirsizligi içermez. Bu nedenle insanlarin riski olmayan, belirsizligi de ortadan kaldirilmis gibi görünen faiz kazançlarina yönelmeleri, riski ve belirsizligi kapsayan girisimi terk etmeleri pekala mümkündür. Nitekim günümüzde bunun pek çok örneklerinin vuku buldugu, insanlarin üretmek yerine faiz kazançlarina yöneldikleri, burada da gerçek/reel üretim olmadigindan sonuçta ekonominin üretim yapamamak gibi bir problemle karsi karsiya kaldigi ve sonuçta da çökme ve yok olma noktasina yöneldigi görülmektedir. Nitekim böyle bir halin olusmamasi amaciyla akademik çevrelerin "risk sermayesi" kavramini olusturduklari, sermayenin riske edilmeden, belirsizliklerle savasmadan reel bir üretimi gerçeklestiremedigi anlasilmaktadir. Risk sermayesi kavraminin olusturulmasi da asil olarak bu sebepten kaynaklanir. Esâsen klasik iktisat kaynaklarinin da bu durumu sezdikleri ve kârin gerekçeleri arasinda risk ve belirsizlik mefhumlarini da gösterdikleri görülür (Bkz. Samuelson, a.g.e., sh. 671).
Hayatin maddi bakimdan devami için mutlaka üretim gerekir. Üretim ise riske girmeden yani elde edememe tehlikesini göze almadan ve belirsizligi belirli hale getirmeden yapilamaz. Halbuki faizli kazançlar riski ve belirsizlikle mücadeleyi içermeyen kazançlardir. Insanlarin risksiz sekilde kazanç saglama imkani varken riskliye yönelmeleri ve dolayisiyla da reel üretim yapmalari söz konusu olmadigindan, girisimi/girisimciligi terk ettikleri, dolayisiyla ekonomik çökme sartlarini olusturduklari görülür. Bu durumda da faiz/riba, girisim ve girisimcilige dayali ekonomik yapilanmanin tam ziddidir ve onu yok eder diyebiliriz.
5. Ribâ/faiz'in ekonomik çöküntüyü sagladigini en iyi ortaya koyan iktisat teorisi, likidite tercihi teorisidir. Bilindigi gibi bu teorinin sahibi olarak, Bati iktisadini da yok olmaktan kurtardigi ileri sürülen, Keynes gösterilir. Keynes, "Likidite Tercih Teorisi"nde sunlari söyler: Insanlar hayatlarinda tabii olarak parayi (likiditeyi) tercih ederler. Yalniz bu tercihlerinde su amaçlar rol oynar:
a) Muamele sâiki,
b) Tasarruf "
c) Spekülasyon "
Yani insanlar likid degerleri yani parayi talep ederken ya bir is veya muamele yapmayi amaçlarlar, yahut onunla tasarruf yapmayi yani gelecek tehlikelere karsi biriktirme yapmayi amaçlarlar, yahut ta gerçek üretim saglamasa da kazanç saglamayi amaçlarlar, bu da spekülatif amaci teskil eder.
Keynes bir iktisatçi olarak faizi reddeden birisi degildir. Nitekim bu teorisinde yani "likidite tercihi" teorisinde de bunu belirterek: Parayi her üç durumdan birisiyle talep eden kisinin faiz hadlerini kollayacagini ve parasini en yüksek faiz haddinden ödünç verecegini ve bu sekilde parasal kazancini azâmiye çikarmayi hedefleyecegini söyler. Iste problem de bu noktada baslamaktadir. Zira insanlar is yapmak veya bir muameleyi yerine getirmek ya da tasarrufta bulunmak yahut üretim olmasa da kazanç saglamak için parayi isteyecekler ve bunun için de bu paralari (likid degerleri) verenlere bir bedel (faiz) ödemeye de razi olacaklardir. Ancak bu likid degerleri yani paralari verecekler, bunlari en yüksek faizden ödünç vererek kazançlarini en yüksege çikarmayi hedeflediklerinden en yüksek faiz haddini beklerler. Böyle bir faiz seviyesi olusmadan paralarini ödünç vermezler. Bunun ise bir üst siniri yoktur, dolayisiyla da beklemeye devam ederler ve tam bu noktada, ödünç verenlerle alanlar arasi iliski tamamiyle kopar. Bu kopus ise paranin üretim alanlarinda kullanilmamasi demek oldugundan ekonomi çöküntüye ugrar. Zira likid degerlere sahip olanlar üretimde kullanilmasi için paralarini vermemektedirler. Ekonomide ise asil olan likid degerlerin çogalmasi degil üretimin olmasidir. Bu durum bir elektrik devresine benzetilerek daha da anlasilabilir hale sokulabilir. Bir elektrik devresinde, akimi saglayan kablolardan birisi koptugunda tüm tesisat atil yani ise yaramaz hale gelir. Ödünçe ihtiyaç duyanlar bunu bulamadiklari zaman, ariza sadece bulamadiklari noktada kalmaz ve tüm ekonomiye sirayet ederek tüm ekonomiyi çöküntüye ugratir.
6. Girisim ve girisimcilik, kisiye yani ferde dayali olgular olarak degerlendirilmelidir. Bu itibarla bir devlet ekonomisinin söz konusu oldugu bir alanda girisim ve girisimcilikten söz edilemez. Zira burada tüm iktisadi islemler devlet tarafindan yerine getirildiginden, kisisel iktisadi faaliyetlere gerek duyulmaz, girisim ve girisimcilikte vuku bulamaz. Bu itibarla girisim ve girisimciligin ihtiyaç duydugu birinci nitelik hürriyettir. Yani bir girisimci kafasinin alabildigi tüm seyleri düsünme, bu düsündüklerine göre yapabilme özgürlüklerine sahip olmalidir. Ancak bu imkanlara sahip oldugunda daha dogru olani düsünme ve daha yararli (nef'li-menfaatli) olani yapma özgürlüklerine de sahiptir ve böyle bir durumda giderek daha yararli ve dogru uygulamalarin yeryüzünde gerçeklesmesi imkani artar. Girisimcilik bu itibarla hürriyetçi siyasi yönetimleri gerektirir. Zira iktisadi olarak serbest hareket yapabilme ancak hürriyetçi siyasal yönetimlerce mümkündür, girisimcilik siyasi sistem olarak hürriyetçi olanlari zorunlu kilar. Bu nedenle kendi ülkesinde hürriyetçi sistemlerin varolmasini isteyenlerin, girisimi ve girisimciligi talep etme gibi bir mecburiyetleri vardir.
Islam tarihinde böyle bir olusumun iktisadi alanda degil, ilim alaninda vukua geldigini ve bu sebebe binaen de mezheplerin olustugunu görüyoruz.
Gerçekten Emeviler ve özellikle Abbasiler döneminde olusan ve birbirlerine zitliklar arzeden çok degisik mezheplerin (Müsebbihe -Mürcie, Neccariye, Mücessime, Muattila-Mu'tezile) dogusunun temel nedeni sahip olunan hürriyetçi anlayistir.
Hanefi Mezhebi'nin kurucusu Imam-i A'zam Ebû Hanife'nin bir tâcir oldugunu, ticaretle ugrastigini (Bkz. Ebû Zehre Muhammed, Ebû Hanife, çev. Osman Keskioglu, Üçdal Nesriyat, III. bsk. Istanbul, 1970, sh. 30, 32) biliyoruz. Ticaret, hürriyet gerektiren bir iktisadi faaliyettir. Burada kisinin kendi varligiyla ayakta durmasi, ayakta durabilmesi için de dogrulari yapmasi zorunlugu vardir. Aksi halde ayakta durmasi ve varligini devam ettirmesi mümkün olamaz. Bu itibarla Ebu Hanife'nin ilmi hayati bakimindan ona paralel bir iktisâdî faaliyeti yani ticareti seçtigini, bu yönüyle de ilmî hayatinda, dogrulara daha çok isabet etme imkanini elde ettigini, iktisadi hayatinda geçerli olan ilkeleri ilmî hayatina dolayisiyla mezhebine de intikal ettirdigini, bu nedenle de mezhebinin daha çok kitlelere ve daha ileri zamanlara ulasma imkanini elde ettigini söyleyebiliriz.
Imam-i A'zam Ebû Hanîfe'nin Emeviler zamaninda Kûfe vâlisi Ibni Hubeyre tarafindan bir takim iskencelere ugratildigini, Ibni Hubeyre tarafindan bir devlet hizmetine girmesi seklinde yapilan teklifi kabul etmedigini, bir imkanini bulunca da Kûfe'den kaçarak Mekke'ye sagindigini ve orada alti yil kadar kaldigini biliyoruz. Ebû Hanife'nin Mekke'ye siginma tarihinin H. 130 oldugu nakledilmektedir. (Etrafli bilgi için bk. Ebu Zehre M., a.g.e., sh. 53-57). Benzeri bir olay Imam-i A'zam Ebû Hanife tarafindan Abbâsiler zamaninda da yasanmis, o devrede Halife olan Ebû Ca'fer Mansur tarafindan yapilan Bagdat kadisi olmasi seklindeki teklifini kabul etmeyerek, hapse atilmaya ve burada kamçilanarak ölüme râzi olmustu.
Ebû Hanîfe'nin ölüm tarihinin H. 150 oldugunu biliyoruz. (Etrafli bilgi için bkz. Ebû Zehre M., Ebû Hanife, çev. Keskioglu, O., Üçdal Nesriyat Istanbul, 1970, sh. 70... vd). Ebu Hanife'nin bütün bu sIkIntilari yasamasindaki en büyük amilin hürriyet perverligi, özgürlük düskünlügü oldugunu söyleyebiliriz. O, bagimsizlik ve hürlük olmadan ilmî kanaatlarini serbestçe ortaya koyamayacagini, bunun için herhangi bir yerin, ki bu devlette olabilir, baskisindan uzak olmak gerektigini biliyordu ve bu nedenle de bir devlet görevi olan Bagdat Kadiligi'ni, o zamanki Abbâsi halifesi Ebu Ca'fer Mansur tarafindan teklif edilmesine ragmen kabul etmemisti. Bütün bunlar Ebû Hanife'nin sahip oldugu girisimcilik ruhunu ve girisimciligi açikça ortaya koyar. Bu sebeplerle Ebû Hanife'yi Islâm tarihi içerisinde girisimcilik ruhunun en ileri örnegi olarak görebiliriz.
7. Girisim ve girisimcilik olayinda iki durum son derece önemlidir. Bunlardan birincisi girisimin ve girisimciligin sürekliligi, ikincisi ise girisimin kendisini en önde olmasi geregine inandirmasidir.
Burada söylenmesi gereken bir baska nokta, girisimin ve girisimciligin tek ses yerine çok sesi, tek uygulama yerine çoklu uygulamayi gerektirmesidir. Önceki paragraflarda açikça söylendigi gibi, girisimin hürriyeti gerektirmesi tekli ve tekli yapi yerine, çogulcu ve çoklu yapiyi zorunlu kilar. Bu da, çoklu siyasal bir sistem olan demokrasilerin, girisim ve girisimcilige son derece müsait siyasal sistemler oldugu noktasina bizleri götürür.
8. Girisim ve girisimcilik bir özel sektör uygulamasidir. Bu iktisâdî alanda bir özel sektör uygulamasi olarak ortaya çikinca, bir iktisâdî faaliyetin birden fazla kisi, zümre veya topluluk tarafindan yapilmasi durumu söz konusu olacaktir. Bunlarin faaliyet göstermeleri için de hürriyetin olmasi, iktisâdî faaliyetlerin sinirlandirilmamasi, batililarin tabiriyle "birakiniz yapsinlar-birakiniz geçsinler" yani "Laissez-faire, laissez-passer" ilkelerinin hakim olmasi gerekir. Bu ise iktisâdî sistem olarak liberalizmin uygulanmasi anl!!!!! gelecektir.
Girisimcilik ve girisim bir özel sektör uygulamasidir. Tam karsisinda ise devlet sektörü yani devletçilik yer alir; böyle bir iktisâdî uygulamada tüm iktisat girisimleri devletçe yerine getirildiginden özel sektör uygulamalari olarak kisisel girisim ve girisimcilik söz konusu olamaz. Aslinda devletçi bir anlayisla tüm iktisat faktörleri degerlendirilemediginden, bilimsel esaslara riayet edilemediginden özel sektör gibi rasyonel uygulamalar yapilamaz. Bundan dolayi da iktisâdî rasyonellik olusmadigindan minimum maliyetle maksimum üretim olayi, bir baska deyisle kâr maksimizasyonu saglanamaz. Kamu iktisâdî tesekküllerine dayali uygulamalar bir devlet uygulamasi olmasi nedeniyledir ki, özellestirilmeleri yani kisisel girisimlere birakilmalari sIk sIk gündeme gelmektedir. Bu konuda iktisat kitaplarinda "Parkinson" yasasindan söz edilir. Bu yasanin içerigi açiklamaya çalistigimiz zararlarin nedenlerini de açikça ortaya koyar. Bu yasaya göre "tüm aptallarin devlet sektöründe, tüm akillilarin özel sektörde toplandigi" söylenmistir. Bunun temelde anlamiysa, devletin ve devletçi anlayisin iktisâdîlik ilkelerine göre hareket etmedigi ve etmeyecegi, aksine özel sektörün en azindan ayakta kalmak için iktisâdîlik esaslarina uymak zorunda oldugu gerçegidir. Bu olgu girisimciligin ve girisimci anlayisin mevcut yapida da desteklenmesi ve tesvik edilmesi gerektigini ortaya koyar. Halkin da, devletçi anlayisin bu handikapini anlayarak "Devlet mali deniz, yemeyen domuz" özdeyisini söyledigini görüyoruz.
9. Burada, yedinci paragrafta ele alinan konuya tekrar dönerek, girisimcilikte önemli olan, süreklilik ve önde olmak prensiplerinin açiklamasini ele almak istiyorum.
Bilindigi gibi girisimin zamanla sinirli olmamasi ve devam etmesi gerekir. Girisimcilikte bu sürekliligi saglayan bir motor vardir. Bu eger kendisi olmazsa bir baskasinin bu isi yapacagi motorudur. Bunu yarisma olarak belirtebiliriz. Bu, girisimcilik ortaminin çoklu yapiya dayanmasi geregini belirtir. Girisimci böyle bir ortamda isleri yaparak, iktisâdî faaliyetleri yerine getirerek sürekli baskalariyla yarisma yapar ve bilir ki eger kendisi bu faaliyeti yapmazsa mutlaka yapidan birisi çikarak bunu yapacaktir. Bu durum isin sürekliligini/devamliligini saglayan unsurdur. Girisimcilik
ortaminda tekellerin daha teknik ifadeyle tröst ve kartellerin olusmamalarinin temel gerekçesi de budur. Bir iktisâdî ortamda tekel olustugunda tek kalacagindan hem iktisâdî davranmayacak ve hem de isin sürekliligi aksayacaktir.
Girisimcilikte ikinci önemli nokta, kendisinin daima önde olmasi ilkesidir. Buna rekabet ilkesi diyebiliriz. Bir iktisâdî ortamda bir girisim en iyi bir sekilde isini yapacaktir. Bunun iktisat diliyle ifadesi, asgarî/minimum masraf/maliyet la azamî/maksimum üretimin elde edilmesidir. Girisimci bilir ki, eger isini en ucuza ve en verimli sekilde yapmamasi halinde bir baska firma veya girisim çikarak kendisini geçer ve isi kapar. Bu nedenle sürekli olarak dikkatli davranarak bir baska firma veya girisim tarafindan geçilmemeye çaba sarfeder. Bu motor ayni zamanda gelismenin, genislemenin ve büyümenin de motorudur. Tabii burada hiç geçilemeyen ve en önde olan firmanin veya girisimin en rasyonel hareket eden dolayisiyla en iktisadi hareket eden firma ve girisim oldugunu söyleyebiliriz, baska türlü en önde kalma imkani yoktur. Firmanin veya girisimin iktisâdî rasyonellik ilkesine riayet etmesi, iktisâdî rasyonellik ilkesi disindaki uygulamalari terk etmesi örnegin karsiligini alamayacagi uygulamalari birakmasi, israftan uzaklasmasi anl!!!!! gelecektir. Dolayisiyla israf iktisadi rasyonellik ilkesi disindaki uygulamalari içerir. Burada israfin Kur'an ve Islam terminolojisinde sin harfiyle yazildigini, sarf seklinde sâdile yazilanin kullanim hatta iktisâdî kullanim anlaminda degerlendirilebilecegini, bunun iktisâdî karsiligi olan kullanimi ifade edebilecegini, halbuki sin ile yazilan israfin ise iktisâdî karsiligi olmayan kullanim anlamini ifade ettigini söyleyebiliriz. Tüm bunlara dayanarak tüm iktisâdî kullanimlarin yani sarfin bir ürün karsiligi oldugunu, ancak insanlarin bir iktisâdî karsiligi olmayan kullanimlara yöneldikleri yani israf ettikleri için bir ürün-bir iktisâdî karsilik alamadiklarini söyleyebiliriz. Nitekim üretimin temel kaynagini teskil eden tasarruf kelimesinin sad ile yazilan sarf kökünden türedigini unutmamak gerekir. Bilindigi gibi tasarruf yatirimlarin aslini teskil eder.
Yatirimin ise, bir ürün elde etmek için yapilan sarf olarak degerlendirildigini görüyoruz.
10. Girisim ve girisimciligin saglikli bir sekilde varolmasi ve devam etmesi için tasimasi gereken yarismacilik ve rekabet (daima önde olmayi talep) ilkelerinin Kur'an'da iki lafiz tarafindan ifade edildigi görülür. Bunlar SBK ki müsabaka lafzinin kökünü teskil eder, digeri de RKB ki rekabet lafzinin kökünü teskil eder.
11. Kur'an'da RKB lafzinin çesitli küçük istikak kaliplarinda on iki yerde kullanildigi görülür. Bu kullanimlar RKB kökünden olmak üzere üç yerde muzâri mücerred olarak, bir yerde terakkub olarak, dört yerde irtikab köküyle baglantili olarak, bes yerde rakib olarak, yedi yerde Rekabe olarak, iki yerde de Rikab olarak zikredilmistir. Kur'an'da kelimenin rekabet seklinde kullanimi vuku bulmamistir.
Kelimenin Tâhâ 20/94'de geçen anlaminda, olayin Hz. Musa ve Hârun'la ilgili oldugu, Israilogullari'nin Sâmiri'ye tabi olarak niçin azginlasmalarina mani olmadigini sorgulayan Hz. Musâ'ya karsi Hz. Harun'un "Israilogullari'nin arasini tefrika ettin, kavlimi de dinlemedin (rakb etmedin) demenden endise duydum." (Tâhâ 20/94) dedigi (etrafli bilgi için bkz. Sayi Ali, Firavun, Haham ve Karun Karsisinda Hz. Mûsâ, Iz Yay. Istanbul, 1992, sh. 228. vd.), burada kullanilan Rakb fiilinin rekabet köküyle ilgili oldugu ve Türkçe'ye kavlimi dinlemedin, kavlimi dikkate almadin seklide aktarilabilecegi, bunlarla kasdedilenin ise, sözümü gözetmedin, sözümü murakabe etmedin anlamlarinin oldugu söylenebilir. Görüldügü gibi burada kullanilan Rakb fiili; gözetmek, murakabe etmek anlamlarindadir. Yani Hz. Musa sözünün dikkate alinmadigindan, onun yerine getirilmediginden sikayetini bizzat Hz. Harun'a yapmaktadir. Bu kullanim rakb lafzini iktisâdî anlamda degerlendirirken onun önde olmayi taleb etmek yani rekabet anlaminda degerlendirilebilecegini gösterir.
Rakb lafzinin gözetmek anlaminda Tevbe sekiz ve on nolu ayetlerde de kullanildigini, yine on nolu ayette rakb etmenin yani gözetmemenin bir mu'tedîlik yani düsmanlik oldugu, rakbetmeyen kimselerin mu'tedîn kimseler oldugu açikça söylenmektedir.
Rakb kökünden türeyen terakkub fiilinin de gözetmek anlaminda kullanildigi nitekim Kasas 28/18, 21 nolu ayetlerde Hz. Mûsâ'nin sehirden korkarak ve gözetleyerek yani terakkub ederek çiktigi açikça söylenmektedir? (Etrafli bilgi için bkz. Sayi, a.g.e., sh. 51, 52). Bu anlamin irtikab lafzinda da bulundugu, nitekim bir ayette, î(Ey Muhammed) Semâ'nin mübin bir dumanla gelecegi günü irtikab et (gözetle)î denilmistir. (Duhân 44/10). Ayni fiilin yine Duhân Suresi'nde fakat son ayet olarak kullanildigi görülür. Buradaki kullanim "Öyleyse irtikab et muhakkak onlar irtikab edenlerdir" (Duhân 44/59) seklinde vuku bulmustur. Yine anlam; "sen gözetle, onlar gözetleyicilerdir" seklinde verilebilmektedir.
Kur'an'da Rakb kökünden kullanilan bir baska lafiz Rakib lafzidir ve genellikle görüp gözeten anlaminda kullanilmaktadir. Nitekim bir ayetle "..beni vefat ettirdigin zaman onlar üzerine sen Rakib oldun.." denilmektedir. (Maide, 5/117). Bu ayette geçen olayin Hz. Isa ile ilgili oldugu, O'nun Allah'a karsi benim ve sizin Rabbiniz Allah'a ibadet ediniz demekten baska bir sey yapmadigini, nitekim kendisini vefat ettirdiginde O'nun böyle diyenlere Rakib oldugu yani ey insanlar beni ve annemi Allah'tan baska iki Tanri olarak benimseyin diyenleri görüp gözettigi belirtilmektedir.
Buradaki kullanimda zikri geçer rakib lafzi yine Rekabet kökündendir ve görüp gözeten anlamini içerir. Nitekim Kur'an'da iki ayette "Allah'in Rakib oldugu" (Nisa 4/1, Ahzâb 33/52) açikça belirtilir ki buralarda görüp gözeten anlaminda kullanildigi ve rekabet lafziyla ayni kökten olduklari anlasilmaktadir.
Kur'an'da zikri geçen rikâb lafzinin degerlendirilmesinde F. Râzî'nin bu lafzi, rakabe lafzinin çogulu olarak degerlendirdigini, rekabe lafzinin ise, boynun en son kismina isim olarak verildigini, boyuna bu kökten kullanilmasinin ise buranin gözetleyen yer olmasindan kaynaklandigini anliyoruz.
(Bkz. Râzî, Tefsir-i Kebîr, çevr. Suat Yildirim... Akçag, 1989, Ankara, sh. 274, c. VI.). (Rikab lafzinin mükâteb köleler hakkinda kullanildigi hk. bkz. F. Râzî, Tefsir, c. IV, sh. 274). Kelimenin RKM kökünden türedigi ve rekabet lafziyla ayni köke sahip oldugu açikça ortadadir.
Yine Kur'an'da kullanimi söz konusu olan rekabe lafzinin görüp gözetilmesi gerekli olan köleler hakkinda kullanildigi görülür. (Bu anlamdaki kullanimlar için bkz. Nisâ 4/92; Maide 5/89; Mücadile 58/3; Beled 90/13).
Kur'an'da RKB lafzinin yukarda isaret olunan anlamlarda kullanilmasi, onun iktisâdî anlamiyla, önde olamayi istemek ve bu amaci tasimak anlamlarinda degerledirilebilecegini göstermektedir. Rekabet olayinda görüp gözetmek, takip etmek anlami vardir, yalniz bu görüp gözetme ve takip etmenin, disardakinin durumunu degerledirerek ona göre tedbir almak ve dolayisiyla onun öne geçmesini engelleyerek önde kalmak anlamlarini kapsadigi görülür. Bu, önde kalmanin yahut öne geçmenin cebri yöntemlerle degil, iktisâdî uygulamalarla olusmasi gerektigine dikkat etmek gerekir. Bu bakimdan iktisat kitaplarinda îtam rekabetî kavraminin ortaya çiktigini, bunun anlaminin ise hiç bir sekilde baski ve cebrin olmadigi iktisadi piyasalar oldugu degerlendirilmesi yapilir. Böyle bir ortamda, bir girisimin önde kalmasi ve öndeligini devam ettirebilmesi için, herseyden önce digerlerinin bilinmesi, onlarin görülüp gözetilmesi ve onlarin durumlarina göre uygulamalar yapilmasi gerekir. Bu ayni zamanda rekabetin görüp, gözetmeyle baglantisini ortaya koyar. Burada özellikle bilinmesi gerekli olan nokta, rekabetin Kur'an terminolojisine göre Kaf ile yazilmasi zorunlulugudur. Bilindigi gibi Rekabet lafzi Kaf ile degil de Kâf ile yazildiginda görüp gözetme anlamini degil, binmek, üstte kalmak anlamlarini ifade eder. Bu nedenlerle, rekabet denildiginde kasdolunan Kâf harfiyle yazilim degil kaf harfi ile yazilimdir. Nitekim bir ayette Hz. Nuh oglunu gemiye binmeye çagirirken kullandigi lafiz Kaf'la yazilan RKB lafzidir. (Ayet için bkz. Hud 11/42; Kaf'la yazilan RKB lafizlarinin binmek, üstte kalmak anlamlarina gelidigi hk. bkz. Mu'cemu'l-Müfehres li Elfâzi'l-Kur'ani'l-Kerim, RKB (Kâf'la yazili) md.) Rekabet lafzinin Kâf'la yazilacagi düsünüldügünde anlamin görüp gözetmek ve önde kalmak degil, firmalarin birbirlerinin sirtlarina binerek birbirlerine yük olmalari, dolayisiyla da hareketin yavaslamasi söz konusu olacaktir.
12. Kur'an'da zikredilen bir baska lafiz SBK sebkat lafzidir. Bunun iktisâdî olarak yarisma anl!!!!! geldigini, girisimcilikte isin sürekliliginin önemli oldugunu, bunu saglayacak unsurun ise müsabaka yapmak, yarismak oldugunu söyleyebiliriz.
Kur'an'da SBK kökünden lafizlarin otuz yedi yerde kullanildigi, bu lafzin çesitli küçük istikak kaliplarinda otuzyedi kez geçtigi görülür. Bu ayetlerde bu lafzin, geçmek, önde olmak anlamlarina geldigi görülür. Bu anlami en iyi ortaya koyan kullanimlardan birisi Tâhâ 20/99'da vuku bulmustur. Nitekim bu ayetle îsebkat etmis yani daha önce geçmislerin enbâinin yani haberlerinin bu sekilde kissa edilecegiî söylenmektedir.
Kur'an'da Sebkat etmek lafzinin Hadid 57/21'de iktisâdî kullanima çok yakin bir sekilde kullanilarak "Rabbinizdan magfirete müsabaka yapiniz" (Hadid 57/21) denildigi görülür. Bu kalibin Al-i Imran suresinde müsabaka yapiniz seklinde degil de, müsaraat ediniz yani süratleniniz anlaminda kullanildigi (Al-i Imran 3/133) görülür. Ancak bunun müsabaka yapmak olmadigi ve müsabaka yapmak içersinde süratli olmak anlami da bulunsa da ondan farkli bir anlam ifade ettigi, bu nedenle iktisâdî anlamda degerlendirirken müsabaka yapmak yani yarisma yapmak anlaminin düsünülmesi gerekitigi söylenebilir. Ancak bunlarin birbirleriyle çok yakin bir baglanti içersinde oldugu da belirtilmek üzere "onlar onun için müsabaka yaptiklari halde, hayratta/hayirlarda müsaraat ederlerî (Mü'minun 23/61) denilmistir. Bu kullanimlardan süratli olmakla, müsabaka yapmanin iki müstakil kavram olduklari anlasilmaktadir.
Sebkat lafzinin geçmek anlamini ifade eden kullanimlarindan birisinin Enfal Sûresi'nde kullanildigi ve adi geçen ayette "Daha önceden Allah'tan verilmis/sebk etmis bir hüküm olmasaydi, aldiklarinizdan ötürü size büyük bir azab erisirdi" (Enfal 8/68) ifadesinin kullanildigi görülür. Burada bizim konumuz bakimindan önemli olan lafzin SBK lafzi oldugu, bunun ise olaylari izah eden nakillere göre Allah'tan daha önce vaki olan anl!!!!! geldigi görülür. Allah'tan sebk eden yani daha önce vaki olan hükmün ise; Ganimetlerin Hz. Peygamber ve ümmetine helal olmasi, Bedir'de Hz. Peygamber'le birlikte bulunanlara azab edilmeyecegi, bilmeyerek günah isleyenlerin sorumlu tutulmayacaklari tarzinda gelen hükümler oldugu naklolunmaktadir. (Nakiller hk. bkz. Râzî, Tefsir, çev. Suat Yildirim... c. XI., sh. 376, 377). Bütün bunlar Allah'tan daha önce vuku bulan hükmün ne oldugu konusunda bizi aydinlatmaktadirlar. Ayetin devaminda yer alan bölümlerden, konunun esirlerden alinan fidye ile ve ganimetle ilgili oldugunu ögreniyoruz. Sonuç olarak, bize kadar ulasan tüm bu nakiller sebk lafzinin yarisma yapmak, müsabaka yapmak anlamlarinda degerlendirilmesini mümkün kilmaktadir.
13. Ayetlerde SBK ve RKB lafizlarinin Serbest Piyasa mekanizmasinin iki temel unsuru olan müsabaka yapmak (yarisma) ve Rekabet prensiplerinin esasini/kökünü teskil ettikleri görülür. Ancak âyetlerdeki kullanimlarin sadece iktisâdî olmadigi, diger alanlari da ilgilendirmek üzere kullanildiklari görülmektedir. Bu, lafizlarin yüklendikleri rekabet ve müsabaka mefhumlarinin sadece iktisatta degil, diger bilim alanlarinda da geçerli oldugunu ve bu lafizlari degerlendirirken sadece iktisat bilimi gözlügüyle degil diger bilimlerin gözlüklerinden de degerledirilmeleri gerektigini ortaya koyar.
ILIM VE SANAT
SAYI: 43, MART 1997
Kanuni45
02-01-2007, 20:42
Çeşitli sual ve cevaplar
Sual: Kur’an Kadir gecesi mi indi, yoksa Berat gecesi mi?
CEVAP
Tefsirlerdeki bilginin özeti şöyledir: